Sağlıklı yaşam hakkında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlıklı yaşam hakkında etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2019 Cumartesi

Sağlıklı Yaşam Sohbetleri | (2)

Ocak 05, 2019 12
Bugün biraz stresten konuşalım.

Stres, stres, stres. Sürekli duyuyoruz. Herkesten duyuyoruz. Dimi?

Stressiz yaşadığınız kaç gününüz oldu geçtiğimiz senelerde? 
Bunu stres kontrolü zayıf biri olarak söylüyorum, stresi yenmek için elimizden gelenin de fazlasını yapmalıyız. Çünkü bunun kötü sonuçları saymakla bitmiyor.

Stresin ve gerginliğin belleğimizi zayıflattığını okudum bu haftaki HBT dergisinde. Saçma olan da şu ki, stres yaptığımız zamanların çoğu aslında beynimizi, belleğimizi iyi kullanmamız gereken zamanlar. Önemli bir sunuma hazırlanmak mesela, sınavlar, önemli toplantılar...

Kandaki kortizol düzeyinin sürekli olarak yüksek olması durumunda kalp ve deri zarar görüyor. Bunu neden söylüyorum, çünkü kortizol, hafif bir stres durumunda da, uzuuun uzadıya yaşanan bir depresyon durumunda da kanda yükselen ilk hormonmuş.

Aslında stres-kaygı-endişe, ismi her ne ise, bu şey bizim varoluşumuz için gerekli. Beyin tehlikeyi hissettiğinde vücuda emreder ve kortizol hormonu kandaki glikoz seviyesini yükseltir, beynin bundan daha çok yararlanmasını ve kendini savunmasını ister. Savaş ya da kaç tepkisi oluşturur. Tehlike anında çok önemli sayılmayan sindirim, üreme gibi sistemleri bastırır. 

Bunu o an için yapar. Peki ya bu sona ermezse? Stresiniz yatışmazsa? O zaman başta söylediğimiz gibi, kalp ve deri olmak üzere birçok organınız zarar görecek. Kalp hastalıkları, deride oluşan yaralar, bağışıklık hastalıkları, kaygı bozuklukları...

Yani aslında bizim sorunumuz gereğinden fazla stres durumuna maruz kalıp, sonrasında bastırılmış sistemlerimizin sorunlarıyla boğuşmak.

Her şeyde olduğu gibi, hormonlarda bile, hepsi dozunda güzel...

Ben stresten korunmak için en iyi yöntemin, herkesten de duyduğunuz gibi, hobi edinmek olduğu kanaatindeyim. 
Hatta bence insanın birkaç taneden de fazla hobisi olmalı. Ne kadar çok hayata katılırsak o kadar az stres yaparız diye düşünüyorum. Tabii asıl sorumluluklarınızı fazla ertelemek sizi daha çok strese sokuyorsa ilk işiniz onları hafifletmek olmalı, sonra hobilerinizle ilgilenirsiniz.

Yapacak çok fazla şey var aslında hayatın bize yüklediği o stresi unutmak, hafifletmek, hayattan keyif almak için.
Bugün günlerden cumartesi. Hadi gelin beraber bugün nelerden keyif aldığımız hakkında düşünelim.
Bugün benim için cumartesi sabahı erkenden kalkıp çayımı demlemek, en sevdiğim sitcomu izlerken kahvaltı etmek, sonra da ayaklarımı uzatıp o sessizlikte dergi okumak çok keyifliydi. Şimdiyse en sevdiğim şeyi yapıyorum, yazıyorum. Yaz hayalperest yaz. Biraz da gerçekleri yaz. :)

Beni bekleyen kocaman 4 sınavım olmasına rağmen bunlardan keyif alabilmeliyim. Çünkü hayat sadece ciddi şeylerden oluşmamalı. Ya da şöyle diyim, bir boğa burcu buna katlanamazdı! 











20 Şubat 2018 Salı

Vücudunuzun süpürgesiyle tanışın!

Şubat 20, 2018 4

Meyve ve sebzelerin, tahılların sindirilmeyen kısmı: lif! 
Posa diyoruz, o işte. Meyvenin suyunu sıkıp bir güzel içiyoruz ya, lifini çöpe atıyoruz... Şimdi bakalım, böyle zamanlarda nelerden mahrum kalıyoruz?

Posalar, suda eriyen ve erimeyen olmak üzere iki çeşit.


Suda erimeyen çeşidi, bağırsak kaslarını harekete geçirir! İşte bu nedenle bunlara vücudun süpürgesi diyoruz. Çok hoşuma gitti benim bu tabir!
Suda eriyen posalar ise dışkıya yumuşaklık ve hacim kazandırarak bağırsaklarımızın  düzenli çalışmasına yardımcı olur.

Çözülebilir(suda eriyen) lifler LDL dediğimiz kandaki "kötü kolesterolü" düşürüyor. Çünkü lifler bağırsakta safra asitlerini bağlar ve vücuttan dışarı atılır. (Safra asitleri kolesterolden yapılır) Safra asitleri atıldıkça, karaciğere kolesterol gerekecek ve kandaki kolesterolü alacak, dolayısıyla kandaki LDL düşecektir.

Bu da görmek istediğimiz bir sonuç.

Vücudumuzun süpürgelerinin diyabeti kontrol etmeye yardımcı olduğunu belirtmeden geçmeyelim -zira hepimiz risk altındayız.
Lifler, vücut tarafından emilmeyen "karbonhidratlar" olduğuna göre, lif yüzdesi yüksek bir gıdayla düşük bir gıdayı kıyasladığımızda; yüksek lif içeren gıda daha az kan şekerine dönüşecektir. 
Ne kadar "yavaş yükselen kan şekeri", o kadar az diyabet riski.


Diyette tercih edilen meyve suyu, detoks suyu, bilmem ne suyu.. aslında o kadar da faydalı olmayabiliyor. HBT'nin bilim-beslenme köşesinde bu haftaki yazı dikkatimi çekti. Meyveyi posasıyla yemek yerine "saf şeker" olan kısmını sıvı olarak tüketmenin faydalı olmayacağından bahsedilmiş. 
Aslında yazdıkları şu cümle özetliyor: "Her ne kadar doğal şeker zararsız görünse de vücudumuz elmadaki şekerle, örneğin çubuk şekerde bulunan şekeri birbirinden pek ayırmıyor."
Bu da yaptığınız diyette çubuk şeker tüketmeniz gibi bir şey. 

Fakat tabii ki ne diyorduk, her şeyin fazlası zehir... Lifli gıdaların da fazla tüketilmesinin olumsuz sonuçları var elbette; mesela vücudun çinko, magnezyum gibi mineralleri bünyesine almasını engelliyor. Daha doğrusu tam olarak emilemiyorlar diyebiliriz. Bu da lif tüketerek sağlıklı olmaya çalışıyorken, hastalıklara davetiye çıkarmak oluyor. 


Bundan birkaç önceki yazımda da olduğu gibi, faranjit olmuşum ve boğaz ağrısıyla size sesleniyorum:
Sağlığınızı önemseyin!
Ha bir de unutmadan, şubatın ortasında milkshake içmeyin! Faranjit oluyoruz sonra..









Kaynakça:
HBT Sayı 99
lokman-hekim.net

10 Şubat 2018 Cumartesi

Sağlıklı Yaşam Sohbetleri | (1)

Şubat 10, 2018 4
Yaklaşık 1 ay aradan sonra, merhaba...
Sömestr tatilinde Hatay'da koşturmalar içerisindeyken yazmaya vakit ayıramadım. Konuşacak bir sürü şeyimiz var!

Şimdi 4-5 yıl öncesine dönüyorum. 

Benim uykum öyle hafif değildir, fakat gecenin ortasında uykudan uyandıran o ağrı... Ağlatan, çaresiz bırakan. Sanırım hayatımda 3 ağrım oldu böyle kıvrandıran, hiç unutamadığım. Bu da onlardan birisidir. Beni tanıyan biri okuyorsa şu an cevabı biliyor: mide!
Bugün neden mideyle ilgili yazacağım, çünkü sanırım hakkında en çok konuştuğum çünkü en muzdarip olduğum konulardan biri kendisi. 

Bir de dün, kaçtır ertelediğim "endoskopi" operasyonu gerçekleşti. Şimdi bunu konuşmayalım da ne zaman konuşalım?
Bilmeyenler için, endoskopi 8-10 mm kalınlığındaki ucu kameralı esnek bir boruyla(?) -boru diyince korkunç oluyor ama anlayın siz..- yemek borusu ve midenin incelenmesi işlemi.

Kendi endoskopimden bahsedecek olursam; beklediğim kadar zor muydu, hayır. Hatta hiç zor değildi. Bahsettikleri, işlemden sonra oluşacak boğaz ağrısı ve mide bulantısı olayı bile olmadı diyebilirim. Sadece gece yattığımda yutkunurken biraz acıdı boğazım ama hemen geçti o da. Bu konuda çok şükür.

Öncesi de, sonrası da çok eğlenceliydi hatta. Yeni insanlarla tanıştım ve herkesin suratı asıkken bir anda eğlenmeye başladık. Orta yaşlarda bir abla 3 yakınıyla gelmişken, benim yaşlarımda bir kız stres olmamak için kimseyi getirmemiş. E ama baygın olacaksın hafif diyoruz, olsun burası hastane değil mi, bayılırsam da beni birileri tutar diyor... :D Kapıdan içeri bakıp, "o boru mu ya o mu, ben gidiyorum!!" diye telaşlanmaya başladı sonra da. Çok tatlı biriydi. Benden sonra girecekti o da, ayıldığımda bir baktım beni inceliyor, annemle konuşuyor. Hayal meyal hatırlıyorum. 
Sonra tabii ki abisini çağırmak zorunda kalmış. 

Benim sonucumda yara, bakteri vs. çıkmadı. Bulgularda yazana göre mide kapakçığı da normal çalışıyormuş. Bunu duyduğumda "nasıl ya, o zaman ben neden bu kadar acı çekiyorum" diyerek doktora seslendim fakat anneme "eve gidin siz uyut bu kızı" dedi ve cevaplamadı. Doktorların çoğuna gıcık olduğumu söylemiş miydim?
Tüm endoskopik bulgularında normal yazan birinin her gün mide asidinin boğazını yakmasından dert yanması normal mi sizce?

Neyse, gelgelelim yine de doktora gösterecekmişiz tabii ki. Dahiliye doktoruna. Gerçi gerek yok dese de gösterirdim çünkü "sıfır problem" olduğuna inanmıyorum. Yaşayan benim, normal olsa bilmez miydim?

Kendi yorumumu yapacak olursam, sporu aksattığım için arttığını düşünüyorum. Özellikle koşmak midede asit dengesine yardımcı oluyor. Yaptığım sporlar içinde mideme en iyi gelen koşu oldu şimdiye kadar.
Endoskopi randevumu alırken konuştuğum doktor bana, benim yaşlarımda mide yarası yahut ülserin değil de strese-sinire dayalı reflünün çok görüldüğünü ve genelde ileri boyutlara taşınmadığını söylemişti. Belki de sebep sadece stresli bir hayat yaşamaktır. Ya da "yaşamış" olmaktır.

Stresten her zaman kaçamayacağımızı biliyorum. Çünkü biz "üzülmüyorum, stres yapmıyorum ki ben" dediğimiz bazı zamanlarda kendimize aslında yalan söylüyoruz. Ama vücudumuzu kandıramıyoruz maalesef. 

Her zaman dediğim gibi, "vücudumuzu iyi tanımamız" gerekiyor, onun dilinden anlamamız hatta aynı dilde konuşmamız gerekiyor. Yoksa ne iyileşebiliriz ne de mutlu olabiliriz.


Bugün böyle bir sohbet serisi başlattım, deneyimlerimi sizlerle paylaşmak için. Umarım sizin de katkılarınızla, güzel bir seri olur! 

Okuduğunuz için teşekkürler,
kısa zamanda tekrar görüşmek üzere!












11 Ocak 2018 Perşembe

Dahinin önerilerine kulak verin!

Ocak 11, 2018 6
Richard Feynman'dan Yaratıcı Bir Zihin ve Mutlu Bir Hayat İçin Öneriler

  • Başkalarının ne düşündüğünü asla önemsemeyin. Onların sizden beklediği şeyleri yerine getirmek gibi bir zorunluluğunuz yok. Bu beklentiler onların hatası, sizin değil.
  • Ne olmak istediğinizi değil, ne yapmak istediğinizi bulun. Seveceğiniz şeyi bulun ve ona aşık olun. Öyle derinine inin ki diğer her şeyi unutun.
  • Her şeyi bilmek zorunda değilsiniz. Hatta bilmemek daha güzeldir; öğrenme isteği duyarsınız.
  • Sizi gerçekten ilgilendiren şeylere yönelin. Vaktinizi masa başında geçirmek yerine dışarı çıkın, hayatı gerçekten izleyin, tanık olun, deneyime dönüştürün.
  • Mizahın gücüne inanın, şakacı ve oyunbaz olmayı ihmal etmeyin. Ve her zaman dürüst olun.
  • Cesur olun ve yeni şeyler deneyin.
  • Yaratıcılığı ortaya çıkarmak zaman alır; buna adanın.
  • Sade ve basit olanı hedefleyin. Yaratıcılık karmaşık sistemler üretebilmek değil, onları basitleştirebilmektir.
  • Her zaman ne yaptığınızı bilin. Kendinizi kandırmak çok kolaydır. Bu tuzağa düşmediğinizden emin olun.
Sanırım Feynman'ı daha önce duymuş olsam da ilk kez Sheldon Cooper karakteri sayesinde meraklanıp araştırdım.(Gecenin bir yarısı bongo denen müzik aletini çalmasıyla, Richard Feynman'ın hobisini, zihin rahatlatma şeklini öğrenmiştik...) 
Sonrasında ise "Populer Science" dergisinde bu maddelerle karşılaşınca çok mutlu oldum ve sizlerle paylaşmak istedim. Umarım bana olduğu gibi size de ilham olmuştur. 

Belki de bugünden itibaren hayatınıza bambaşka bir yön vereceksinizdir! 

Kim bilir?




10 Ocak 2018 Çarşamba

Direnç ile gelen tehlike | antibiyotikler | kullanım alanları

Ocak 10, 2018 4
ABD'de yılda 180.000 kişinin kimyasal ilaçlardan hayatını kaybettiğini biliyor muydunuz?
Aşırı, yanlış yahut yetersiz ilaç kullanımından dolayı.
Dikkatsizlikten veya belki de doktorun "iyileştirememe" korkusundan, insanların hayatları son buluyor.











Kimyasal ilaç demişken, önceliğimiz antibiyotikler elbette. 
Öncelikle, bilmeyenler için: antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyonların tedavisi içindir. Bunu bilmeyenlere çok sık rastlıyorum ve antibiyotikleri, gerçekleşen herhangi bir öksürük tıksırık durumunda 2-3 gün kullanıp bırakanlara da şahit oluyorum. 
Gerçekten çok, çok büyük bir hata bu. 
Neden? Çünkü, direnç!
Antibiyotikle yok ettiğiniz şey bir hücreli ama bir "canlı": bakteri. Ve hızla bölünerek yayılıyor bu bakteri ve o bölgede enfeksiyon oluşturuyor. Doğru antibiyotik tedavisi olmazsa başka bölgelere de sıçrayarak ölüme kadar giden sonuçlar doğurabiliyor.

Ama biz naptık? İnsanoğlu naptı? Penisilin dediğimiz ilk antibiyotiğin Alexander Fleming tarafından keşfinin ardından, onu gerekli gereksiz o kadar fazla kullandı ki, direnç gelişmeye başladı.
Direnç oluşuyor, yani, bakteriler artık zehre karşı duyarsız hale geliyor. Giden gidiyor, kalan sağlar antibiyotikle savaşı bir güzel kazanıyor.


Zehir dedik fark ettiniz mi? İzlediğim bir belgeselde şöyle bir cümle geçiyordu:
"Antibiyotikler, bakterileri öldürüp bizi öldürmeyen zehirlerdir."
Fakat öldürmeyen şey güçlendirir mantığı burada işe yaramıyor. Çünkü her antibiyotik bakteriyi öldürmüyor, kimisi sadece çoğalmasını engelliyor. Ve biz, doktorlarımız, antibiyotiği bilinçli kullanmıyoruz. Dolayısıyla onlardan ölmeyenler, güçleniyor.

Kaçalım mı yani antibiyotikten? Hayır. Aksine, antibiyotiğin bulunuşu tıp dünyası için bir dönüm noktası niteliğinde. Eskiden insanlar en küçük bir cerrahi müdahalede enfeksiyondan ölürken, şimdi birkaç günde tedavi olabiliyorlar. Bu harika bir gelişme.

Sadece bunu etkisiz hale getiren biziz. Jonathan Eisen'ın dediği gibi: "Elimizdeki silahların hepsini boşa harcayan" biziz.

ANTİBİYOTİĞİ NERELERDE KULLANIYORUZ?
Bunu öğrendiğimde çok, çok şaşırdım. Hayvanlara verildiğini biliyordum evet fakat bu kadarını beklemiyordum.
Sabunlar, vücut losyonları, kağıt havlular, plastikler, iç çamaşırları, rujlar, elektrikli süpürge?!?!, yoga matı?!?!... şaşkınım.
En çok temizlik ürünlerinde...
Ve meyve ağaçlarına sıkılanlar...

Hayvanlara verilmesinin azaltılması - durdurulmasından 20 yıl sonra görülen şu olmuş: belli bir zaman aralığında ölen hayvan sayısının azalması.
Hayvanlara verilen bu antibiyotiklerin %80'i tedavi amaçlı değilmiş. Tamamen hızlıca büyüsünler gelişsinler, besin kaynağı, yani paraya dönüşsünler diyeymiş.

Bu kadar kapital sevdalısı olmak zorunda mısınız zalim dünyalılar?

Gelgelelim; bakterilerden o kadar da korkmayın bi dakika, hayatımızın bize fayda sağlayacak kısmında da bizimleler. Virüsler gibi tamamen zararlı değiller yani. 

  • Ölen canlıların, hayvan dışkılarının ayrışıp toprağa karışmasını sağlayarak bizi belki de çeşit çeşit hastalıklardan bizzat koruyorlar...
  • Sirke, peynir, yoğurt gibi besinleri sayelerinde tüketiyoruz.
  • B ve K vitamininin üretimi ve kullanımında bize yardımcı oluyorlar. (Bu vitaminlerin emilmesi demek bağırsaklarımızın düzgün çalışabilmesi demek.)

Aslında bu son maddede bir şeye daha açıklık getirebiliriz: Antibiyotik kullanan insan bağırsak problemleri yaşar çoğunlukla, sebebi işte bu maddede. Zararlı bakteriler ölürken bağırsaktaki yararlı bakterilerimiz de zarar görür ve bağırsak floramız bozulabilir. Sindirim-boşaltım bozuklukları yaşarız.



Evet sevgili okuyucu,
19 senedir sadece bir kez bir kutu antibiyotik bitirdim, kârda olduğumu hissediyordum ki... Her yönden kuşatma altındaymışız zaten!
Kim bilir hangi bakterilere etkiyecek, hangi antibiyotiklere karşı çoktan duyarsızlaştık..? Bilmek istemiyor insan. Yine de, lütfen duyarlı olun, olalım. Zaten bu kadar etrafımız çevrilmişken bir de biz kutu kutu gereksiz zehir tüketmeyelim. 
Peki, yazıya başlarken doktorların iyileştirememe korkusundan bahsetmiştim. Bu ne demek?
Doktorun bakteriyi tam tanımlayamayıp, belki de gerek yoktur ama nolur nolmaz, hastanın durumu ya ilerlerse diyerek antibiyotiği reçetelemesinden bahsediyorum. Her doktor bir şey olmaz diyerek bunu yapsa, vay dünyanın haline..!

Son olarak;
Temennim şudur ki, duyarsızlaştığımız antibiyotiklere ilerde ihtiyacımız olmasın; tedavisiz ve çaresiz kalmayalım.





2018'in ilk yazısında bir irkilip kendimize gelelim dedim..! :)
Herkese sevdikleriyle birlikte geçirdiği sağlıklı günler diliyorum.
Okuduğunuz için teşekkürler, yorumlarınızı bekliyorum.















16 Aralık 2017 Cumartesi

Neden sigara içenler daha sık grip olur?

Aralık 16, 2017 8
Bu yıl ikinci kez faranjite yakalanmış ve evde pinekliyorken, kış hastalıkları ile ilgili biraz araştırma yaptım ve önemli bir bilgiyle karşılaştım. Kendi deneyimlerimle harmanlayıp sizlerle paylaşmak istedim. 

Sigara kullanmadığım için tabii ki başlığa kendi üzerimden cevap veremem. Fakat şunu da belirtmek isterim ki, dumanı solumuş olmamız yetiyor aslında. Bağışıklığı düşürüyor. Peki nasıl?

Yapılan araştırmalarda, sigara dumanına maruz kalmanın anti-viral yanıtları yavaşlattığını gösteriyordu. Fakat Yale Üniversitesi'nden araştırmacılar, fareler üzerinde bir deney yaptılar ve tam tersi görüşü ispatladılar!
Bulgularına göre; sigara içenlerde virüslerle savaşmakta bir sıkıntı yaşanmıyordu, sıkıntı virüslere verilen tepkiydi. Aşırı, "hiperaktif" tepkiler mevcuttu!



Araştırmacılar bunu sinekten kurtulmak için sinek kovar kullanmak yerine, balyoz kullanmaya benzetiyorlar. 

Yıllarca pasif içici olarak yaşadım ve etkilerini pek hissetmedim açıkçası. Fakat son 2-3 yıldır, senede iki kez faranjite yakalanıyorum. Faranjit bir üst solunum yolu enfeksiyonu. Ve kuru, pis, dumanlı hava oluşumunu ya da artışını tetikleyen en önemli etkenlerden. 
Bu hastalıkla savaşırken özellikle sigara dumanı, boğaz acısını artırıyor. İyileşmeyi geciktiriyor. Zaten kısık olan sese zarar veriyor ve -benim yaşadığım gibi- iyileştikten sonra dahi birkaç hafta boyunca sesiniz berbat bir hal alıyor.

Sigara dumanına uzun süreler maruz kaldığınızda, silialar zarar görür. Silia; nefes borumuzdaki hareketli küçük tüycüklerdir. Mikropları ciğere inmeden tutarak hastalanmamızı önlerler. Bunlar zarar görünce, hastalıklara karşı savunma kalkanlarımızdan biri görevini yerine getirememiş oluyor. 

Sigara içenlerin ise halini siz düşünün artık.
Vücudumuzdaki sebep-sonuç ilişkilerinden bahsetmiştik önceki yazılarımdan birinde. Yine aynı durum söz konusu. Sonucu hemen görmeyi beklemeyip, önlem almamız gerekiyor. (Çünkü aslında bir hastalığa yakalandıktan sonra yaptıklarınızla "önlem" almış olmazsınız. İyileşme sürecinde kendinize "yardım" edersiniz ancak.)

Pasif içiciysek gerekirse maske takmalı, o dumanı solumamak için elimizden geleni yapmalıyız. Tabii bu her zaman mümkün olmadığı için, burdan sigara içenlere sesleniyorum: Kendiniz için bir şey yapmıyorsanız pasif içiciler için yapın ve artık bize zarar vermekten kaçının lütfen.

Kaynak:
sciencedaily.com
HBT Sayı 90

13 Aralık 2017 Çarşamba

Dikkat! Depresyonun bilinmeyen tetikçisinin farkında mıyız?

Aralık 13, 2017 8
2020 yılında depresyonun, dünya genelinde en çok görülen ikinci hastalık olacağı tahmin ediliyor. 
Şaşırtıcı değil. 
Az oksijen, az mutluluk, az huzur ile,
az hareket ederek, az iletişim kurarak, az "düşünerek",
bol "fast-food" ile, hızlı yaşayarak, stresli yaşayarak...
nereye kadar?
sonuç belli değil mi?

Bugün bahsedeceğim şey, genç nüfustan tutun da en yaşlısına kadar peşimizi bırakmayan, hayattan aldığımız zevki sömüren, iliklerimize kadar çaresizliğe batıran bir hastalık: depresyon. Bu hastalık başta olmak üzere, birçok psikolojik hastalığın önemli bir tetikçisi var. Belki de doktorlar tarafından bile anca umursanmaya başlanmış, fakat önemi göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir tetikçi.
D vitamini eksikliği.

Öyle ki, şizofrene bile yol açabiliyor!
Dahası var mı?
Dikkat etmemiz gerekmez mi?
Daha ne kadar, sırf damak zevkimize hitap etmiyor diye tüketmeyeceğiz şu çeşit çeşit D ve B grubu vitamini deposu besinleri!
Hangi etken sağlığımızdan daha önemli ki, bir söyleyin yahu! 
Tamam, yine sevmeyin, ama vücudunuza saygı duyun lütfen. Örnek vereyim; ciğer yemekten hoşlanmıyorum. Fakat burnumu tıkayarak da olsa, -şunu da es geçmeyelim; benim onu reddedecek herhangi bir sağlık sorunum olmadığı için- yiyorum. Çünkü damak tadımdan daha önemli şeyler var: sağlığım, bedenim, psikolojim.


D vitaminini en çok güneş ışığından alıyoruz, fakat maalesef ki kışın bu durumdan mahrum olduğumuz için(ve çıkan güneşe rağmen soğuğa uygun giyindiğimiz, güneş derimize değmediği için) D vitamini barındıran besinlerden bol bol tüketmemiz, depolarımızı doldurmamız gerekiyor. Depo diyorum, çünkü D vitamini yağda çözünen "A,D,E,K" vitamin grubuna dahildir ve vücutta yağlara sarılı olarak dolaşıp, yağlı dokularda depolanır. Ya safra yardımıyla ya da tükettiğimiz yağlar yardımıyla emilirler. Bu anlamda, yağ tüketmekten de aşırı biçimde kaçmamak gerek. Aynı zamanda yağdaki fosfolipitler, "beyin" için, sinir sistemi için çok önemli.
Yani; ne karaciğer yağlanması yahut damar tıkanıklığı yapacak kadar çok, ne de hastalığa neden olacak kadar az...
Her şeyden azar azar!

Eksikliği unutkanlık, demans, depresyon, anksiyeteye sebep olan B vitaminini de unutmayalım. Depo edilmediği için günlük/haftalık tüketmeniz gerekiyor.
Balık, balık, balık diyorum. Uzun süre tüketmediğimde dalgınlık, unutkanlık, halsizlik yaşıyorum. Elbette birçok besinde var fakat bence balığın önemi ayrı.

Dönem dönem -özellikle kışın- mutsuzluk, halsizlik gibi depresyonun "erken" belirtilerini hissettiğim için, bu sene farklı olarak sorunun iyice temeline inmeye çalıştık ve vitamin eksikliği olabileceğini fark ettik.


Çünkü aslında bu bir olaylar zinciri. Herhangi bir stres veya mutsuzluk yüzünden beslenmeniz zedeleniyor, vitamin depolarınız boşalıyor, halsizlik başlıyor.
E halsizlik, yorgunluk derken bunlar da tekrardan mutsuzluğu tetikliyor.

Peki, kısır mı yani bu döngü? Fark etmezsek evet.

Beslenmemin de gerçekten iyiye gitmediğini fark ettikten sonra D vitamini takviyesi kullanmaya başladım hap şeklinde. O da olmadı iğne vurulmaya başladım. 

Peki siz, hayatınızın herhangi bir döneminde bu sorunla karşı karşıya kaldınız mı?
Ne dersiniz, beslenmeniz gerçekten psikolojinizi iyi yönde mi etkiliyor, kötü yönde mi?

Velhasılkelam;
vücudunuz konuşuyor!
Olay onu iyi dinleyebilmek...
Dinleyin vücudunuzu. Çünkü hiçbir şey ondan önemli değil.










8 Aralık 2017 Cuma

Obezite ve Alzheimer | vücudumuzdaki kısır döngüler

Aralık 08, 2017 2
İnsan vücudu işte. Her geçen gün şaşırtıyor beni.


Kahvenin Antioksidan Etkisi yazımda vücudumuzdaki serbest radikallerden bahsetmiştim. Polifenoller vardı ve radikallerin zararlı etkilerini yok etmek için çalışıyorlardı. Serbest radikaller ise yaramaz çocuk rolü üstlenmiş ve ona buna sataşıyordu. Misket çalan çocuklar gibi, hücrelerimizden elektron çalıyordu.

Serbest radikallerin sayısı, antioksidanlardan fazla olduğu zaman oksidatif stres durumu oluşuyor. Diğer bir adıyla, metabolik stres.
Metabolik stres, benim ilk gördüğümde düşündüğüm gibi, bir hastalık değildir. Uzun süre devam etmesi durumunda birçok hastalığın temelidir. Beyinde yol açtığı hastalıklardan biri ise Alzheimerdır.

Son zamanlarda alzheimer hakkında yapılan araştırmalarda, daha önceden tedavi için altyapı oluşturan bilgilerden fazlası öğrenilmiş. Öyle ki Alzheimer'a sebep veren durumun, insülin direncinin oluşumuna olan benzerliği şaşırtıcı.
İnsülin direnci olan birey; enerji olarak kullanması gereken glikozu kullanmakta zorluk yaşıyordur. Bunun sebebi ise pankreastan salgılanan insülin hormonunun etkili olamamasıdır.

Alzheimerın ise ikincil sebebinin, beynin glikozu kullanamaması dolayısıyla beslenememesi olabileceği düşünülüyor.

Alzheimer demans çeşitlerinden yalnızca biri. Özellikle ikinci en yaygın demans çeşidi olan vasküler demans için ise diyabet direkt bir risk faktörü olabilir. Demansın vasküler yani "damar ile ilgili" olması, diyabetin ise sonuçlarından birinin kan damarlarına zarar vermek olması bu ilişkiyi açıklıyor.

İnsülin direnci öyle bir şey ki, sık sık yüksek glisemik indeksli besinler tüketirseniz, salgılanan insülin işe yaramıyor. Çünkü insülinin kandaki değeri henüz düşmeden, hücrelere giremeden yeni bir şeker yüklemesiyle karşılaşıyor vücut. Kandaki insülin değeri sürekli yüksek oluyor, azalamıyor. Kandaki insülinin yüksek olması fakat hücrelere girememesi, hücreleri bu duruma alıştırıyor ve insülin almaçları duyarsızlaşıyor. 


Yani vücut rezistans oluşturuyor. İnsülin rezistansı. İnsülin direnci.

Sonrasındaki adımlar ise, gizli şeker, şeker ve obezite.

Dedim ya, şaşırtıyor insan vücudu beni. Vücudun herhangi bir bölgesindeki bir aksama, birçok şeyin sonucu oluyorken birçok şeye ise sebep olabiliyor. Tıpkı yukarıda bahsettiğimiz damar örneği gibi. 
Diyabetiniz varsa, sadece diyabetiniz yoktur. Böbrekleriniz zordadır, gözleriniz, damarlarınız zordadır. Vücut toptan yoruluyordur. Toplumda görülme sıklığının artmış olması ve diyabet hastası insanların hayatlarına sıkıntı çekmeden devam etmesi sizi bu konuda rahatlatmamalı. Çünkü içinizde bir şeyler oluyor ve müdahale etmezseniz geri dönüşü sıkıntılı olacak.

Ki aslında, şeker hastalığı birçok hastalığa nazaran -örneğin, akciğer kanseri- kendini belli eden ve vücudun sürekli alarm verdiği bir hastalık. Alarm vermesi elbette iyiye gitmediğini gösterir fakat en azından "gittiğini" gösterir. Kötüye de olsa. Görmenizi sağlar. Lütfen görün.

Bahsi geçmişken; örnekler saymakla bitmez bu konuda fakat etrafımdan düşünecek olursam, yakın zamanda dedemin ameliyat ile bir ayağı kesildi. Yıllar süren şeker hastalığı sonucunda. Çok geçmeden ise mide kanaması geçirdi.
Arkadaşımın dedesinin de aynı hastalıktan gözleri görmüyormuş yıllardır. Sözün özü hafife almamak lazım öyle her şeyi. Bu beden bize emanet.



Bugünkü yazımın sonuna geldik.

Kendinize dikkat edeceğiniz günler dilerim hepinize. Kısa bir alzheimer bilgilendirme videosunu da aşağı bırakıyorum, izlemenizi öneririm. 

Okuduğunuz için teşekkür ediyor, yorumlarınızı bekliyorum












27 Ekim 2017 Cuma

Neden? -ezbere yaşamak-

Ekim 27, 2017 11
Bir video izledim. Her gün 10 kez neden? diyin diyordu. Gerisini hatırlamıyorum. Etkilenmiştim. 

Sonrasında soruların gücünü anlatan bir kitap okudum. Öneminin farkına vardım sorgulamanın. Evet, soru sormak beyin gibi değerli bir organınız ve akıl sağlığınız için yapabileceğiniz en güzel şey.
Peki neden? Çünkü sorulmamış her soru, açılmamış bir kapıdır. Hayatınıza yeni kapılar açmak istiyorsanız, soru sormalısınız.

Son 1 yılda ne kadar sorgulayıcı olduğunuzu bir düşünün şimdi. Yeterli mi, bunu düşünün. Yeterli değilse, neden değil?

Sormuyoruz. Merak duygusunu yitiriyoruz. Keşfetmeyi bıraktık. Sadece ve sadece sürüklenip gidiyoruz. Ee, sonra?
Sonrası belli aslında. 

Merak duymayan bir insan yaşamdan ne keyif alır ki? Keyif aldığını sanar zannımca. 2-3 yaşlarındaki çocukları düşünün. En meraklı zamanlarıdır. Aynı zamanda en heyecanlı, en mutlu zamanları. 
Keşfetme isteği asla bitmez; ta ki annesi her sorduğu soruda kızıp, elini sürüp keşfetmeye çalıştığı şeylerde eline vurana kadar.

Bizim şimdi elimize vuran yok. Soru sormamıza kızan yok. Ama soru sormayı zaten o kadar unutmuşuz ki, fanusa ne atılsa yiyen balıklar gibi, her türlü bilgiyi sorgulamadan kabul ediyoruz. Dü şün me li yiz!

Bizimki "ezbere yaşamak" olayı. Son yıllarda karşı konulamaz bir hal almaya başladı. Peki neden? 
Bunun en büyük nedenlerinden biri iletişimi cebimizde, çantamızda, elimizde taşımaya çalışmamız. İletişimin "teknolojik" olması. İletişimin sözde sosyal olan medya ile gerçekleşmesi. İletişim bu değil ki. İletişim asla bu olmamalı.

Sherry Turkle TED konuşmalarından birinde 18 yaşında bir gençten bahsediyor. İletişim sorunu olduğundan ama bunu çözmek istemediğinden yakınan gence neden? sorusunu yönelten Turkle, "çünkü gerçek hayat, bu yüzden ne diyeceğimi kontrol edemiyorum" cevabını almış.

Ne diyeceğini kontrol edememek mi sebep?
Bundan korkacak kadar "gerçek bir insan" olmaktan uzaklaşıyor muyuz? Kendimizi düğmeyle çalışır gibi, kontrollü insanlara mı dönüştürüyoruz, yapay insanlara mı?

"Cyborgs", yani yarı-makineler.
Amber Case der ki: "Artık hepimiz yarı-makineyiz. RoboCop veya Terminatör değil belki ama hepiniz bilgisayara ekranına veya cep telefonunuza baktığınızda yarı-makinesiniz."

Evet, dönüşüyoruz. Bir parçamız haline getiriyoruz o makineleri, böylece biz de makineleşiyoruz. Neden?
Çünkü çok sevdiğimiz(!) bu makineler bizim yerimize birçok şeyi yapıyor. Hantallığımıza hantallık katıyoruz. Akıllıca sorular sormak ve cevabını araştırmak, düşünmek size efor sarf ettirecektir. Günümüz insanı ise en az eforu sarf etmek için elinden geleni yaptığından dolayı, büyük çoğunluk bundan koşarak uzaklaşacaktır. Diyorum ya, hantallaşıyoruz.

Düşünmemize gerek mi var?  Evet, gerek var!
Neden? demeye ihtiyacımız var. Bu sorunun gücünü kullanmamız gerek. Eğer daha fazla düşünmemeye ve sormamaya devam edersek fark etmeden, aniden yapayalnız kalacağız. 
Fakat o an ne kendimizi tanıyor olacağız, ne de teknoloji bize eli avucu dolduran bir şeyler bırakmış olacak.


Modern çağda o kadar yalnız hissediyoruz ki, kafamızı eğip telefonumuzla dünyanın her yerine ulaşabilmek bize bu hissi unutturuyor, rahatlıyoruz. Siz de gözlemliyor musunuz? İnsanların yalnız kalma korkusunu. Kimsenin asla kendisiyle baş başa kalmak istemeyişini. Yalnız kaldığında hemen sosyalleştiğini sandığı yere, teknolojiye sımsıkı sarıldığını. Aslında yalnızlığını sadece unutuyor insan, hakikatte daha da yalnızlaşıyor.

Ve aslında, "Yalnızlık, insanın kendini bulduğu yerdedir."

Neden? birbirimizi dinlemiyoruz, bu da yukarıda söylediğimle ilişkili başka bir soru. Neden birbirimizi dinlemiyoruz ve bu akıllı dediğimiz makinelere bu kadar ihtiyaç duyar hale geliyoruz? Bunun cevabını bilmiyorum. 
Bildiğim bir şey varsa o da şudur ki; çok geç olmadan sevdiklerimizin ekrandan görmeye çalıştıkları sevgiyi, ilgiyi, alakayı onlara vermeliyiz ve hiç kimse, insani bir fonksiyonu bile olmayan bir makineden medet ummamalı.

Çok geç olmadan harekete geçmeliyiz.
Ben kendimden başladım. Yolun binde birini bile tamamlasanız, başarıyorsunuz demektir. Her insan koca bir dünya taşır içinde. Dünyanızı yerle bir etmeyin. Zenginleştirin.

"We expect more from technology and less from each other"












8 Ekim 2017 Pazar

Kahvenin Antioksidan Etkisi!

Ekim 08, 2017 14
Genellikle dergilerden ilham alarak yazıyorum fakat bu kez bir belgesel sayesinde bu yazıma başladım. 



Kırmızı şaraptaki polifenol miktarının yüksek oluşu damarları genişleterek kalp hastalıklarının önüne geçiyormuş. (Not: Bana göre hala içmeye sebep değil. Aynı miktarda polifenolü 1,5 tane elmadan bile alabiliyorsunuz.)

Gelgelelim konumuz bu değil, burdaki anahtar kelime polifenol.

Polifenoller; vücudumuzdaki serbest radikallerin hücrelerimize vereceği zararı minimuma indirgeyen maddelerdir. Antioksidan etkisi gösterirler.

Peki serbest radikaller ne yapar? Tabiri caizse ona buna sataşırlar :) Eksik elektronları olan vardır ve bunları hücrelerimizden(hücre zarından, DNA'dan) almaya çalışırlar; hücreyi zarara uğratırlar. 
Metabolik işlemlerimiz sonucu oluşan hidrojen peroksit (h2o2) bunlara bir örnektir, çok güçlü bir oksidandır. Oksidan maddeler saçların dökülmesini, cildin kırışmasını, kısaca "yaşlanmayı" hızlandırıcıdır.

Bu bilgilerden sonra anlıyoruz ki polifenol içeren besinleri tüketmek hücrelerimizin mutasyona uğramaması/uğradığı zararı tolere etmesi için çok büyük önem arz etmekte.

İçeceklerde de bulunan polifenol, en çok kahvede bulunuyor. 
Sanırım benimle birlikte birçok kişi bunu okuyunca çokça mutlu oldu. Hayır tabii ki yine kahve içmeyi abartmıyoruz..! :) Ama bir şeyleri faydasını ve zararını bilerek tüketmek tabii ki en iyisi.
(Günde 6 bardaktan fazla kahve kalsiyum - magnezyum değerinizi düşürebilir. Çok kahve tüketen insanların idrarında fazla kalsiyuma rastlandığından -kesin bilgi olmasa da- kahvenin vücuttaki kalsiyumu sömürerek kemik erimesi yaptığı düşünülüyor.)

Yani yine hatırlatıyorum ki her şey kararında! Hiçbir madde, yiyecek, içecek tek başına yeterli değil. Çeşitli ve az az tüketmeliyiz. Özellikle polifenol alımı açısından da çeşitli beslenme çok önemli...

Herkese bol polifenollü günler o zaman.. Hücrelerinize iyi bakın!
Üzülünce ise şunu hatırlayın: Vücudunuzdaki milyonlarca hücrenin tek ilgilendiği şey sizsiniz! Siz çok kıymetlisiniz :)










6 Ekim 2017 Cuma

psyche-soma NEDİR?

Ekim 06, 2017 2

Merhaba!
Psikolojiye olan çokça ilgim sayesinde böyle bir başlıkla karşı karşıyayız.

Şimdi bir hastalık düşünün; oluşumundan artışına kadar her aşamasında tek etken psikolojiniz. 
İşte bu, psyche-soma; yani psikosomatik denilen hastalık çeşididir.



Bu konuyu ilk gördüğümde benim çok dikkatimi çekti; çünkü kendimdeki bir rahatsızlığın altyapısının psikolojik olduğunu düşünüyordum en başından beri. Kaşıntılı egzama. Genellikle çocuk yaşta çıkıyor olması, çoğunun deri hastalığı şeklinde kendini göstermesi şeklinde edindiğim bilgiler de beni bu düşünceye sürükledi.

Aslında değişen, gün geçtikçe gelişen, ayak uydurmakta güçlük çektiğimiz, teknolojinin iyisiyle kötüsüyle etrafımızı kuşattığı bu dünyada bu hastalıkların gitgide artmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Neden peki?


FOMO ile karşı karşıya kalıyoruz arkadaşlar, en basitinden. Nedir FOMO? Fear of missing out. Yani gündemden uzak kalma korkusu. Bu korku sayesinde gündemin tam ortasında kalıyoruz ve bu her zaman iyi bir şey değil. İnsanın sanal sosyallikten uzaklaşarak -bu benim için kitap okumaktır- kendini dinlemesi, dinlendirmesi gerekiyor. 

Ucu bucağı olmayan bu deryada boğulmamak için çırpınıp duruyor gibiyiz. 

Bu bilgi şelalesiyle o kadar fazla bilgiyi ön belleğe atıyoruz ki, onu hafızamıza kazıyamadan yeni bir bilgi geliyor. Bu da hafızayı zayıflatıyor, unutmayı kolaylaştırıyor

Ve stres, endişe oluşturuyor. Bu da tam bizim konumuza parmak basıyor.

Stres. Psikosomatik hastalıkların en büyük oluşum sebebi.
Duyguların bastırılması, kendini ifade etmemek yani "içine atma dökül" dedikleri şu durum sebebiyet verebiliyor bu hastalıklara.
Güvensizlik, kaygı, aşırı üzüntü...
Kısacası ruhunuza zarar veren her duygu, her hareket buna sebep olabilir. Ve sonra vücudunuza yansıyarak kendini size göstermeye çalışır.


Psikosomatik hastalıklara örnek verecek olursak;
-Astım
-Alerjik rinit 
-Hipertansiyon
-Egzama, sedef
-Eklem ağrıları
-Adet bozuklukları
-İdrar kaçırma

bu liste böyle uzaar, gider. Fark ettiyseniz çok yaygın hastalıklar bunlar.
Yani aslında astımın tek sebebi aile fertlerinin sigara içmesi ve hava kirliliği; adet bozukluklarının tek sebebi hormonal ve/veya kalıtsal bozukluk olmayabilir.

0-5 yaş aralığında yaşananların bu konularda etkisi çok büyük. Doğduktan sonra 1 ay içerisinde anneyle yeterince temas edememiş bebeklerin büyüdüklerinde psikosomatik kökenli olarak deri hastalıkları yaşadığı söyleniyor. Şaşırmadım açıkçası. Bunun yanında insanların korkularının, fobilerinin, önyargılarının da çoğunun 7 yaşına kadar ailesinin etkisiyle şekillendiğini düşünüyorum. Gerisi hayat şartları, gayet tabii.

Fakat yine de; beyin gibi karmaşık bir organın sebep olabileceği şeyleri aklımız, hayalimiz almıyor... 
Belki biraz daha fazla okuyarak, vücudumuzu eğiterek, biraz daha sakin bir yaşam sürerek kendimizi bu çukura düşmeden kurtarabiliriz, ne dersiniz? 

Ve psikoloji sadece bu alanda uzmanların değil, herkesin üzerinde düşünmesi gereken mühim bir konu diyorum. Öyle değil mi sizce de? Ve yazımı burada sonlandırıyorum.


Okuduğunuz için teşekkürler.
Yorumlarınızı bekliyorum. Sağlıklı günler dilerim!




1 Ekim 2017 Pazar

Bu alışkanlıklar ömrünüzü kısaltmasın!

Ekim 01, 2017 8

Hayatımız, alışkanlıklarımız üzerine şekillenir.

Kimisini ise fark etmeden hayatımıza katmışızdır ve araştırmadıkça fark etmemiz çok güçtür. O zaman buyrun beraber bakalım, nedir bu birçok insanda bulunan 6 kötü alışkanlık?

1) Uzun süre oturmak

Uzun süre oturmanın zararlı olduğunu biliyordum fakat o haberi duyduktan sonra biraz korkmaya dolayısıyla dikkat etmeye başladım. Tıp okuyan bir öğrenci, o kadar uzun saatler kalkmadan ders çalışmış ki, pıhtı atması(venöz tromboembolizm) yaşamış ve masasında vefat etmiş. Sadece bu haber de değil. Birçok değişik versiyonunu okudum. Pıhtı atması, dünyada ölüm sebepleri arasında üçüncü sırada! Dünyada her gün onlarca insan bu sebepten ölüyor. Ve bu da uzun süre oturunca gerçekleşen bir durum.

Günde 6 saatten fazla oturan kadınların, 3 saatten daha az oturan kadınlara oranla %40 oranında daha erken öldüğü de araştırmalar sonucunda görülmüştür.

Eğer yolculuk gibi zorunlu nedenleriniz var ise; alt bacaklarınızı olabildiğince hareket ettirin, kaslarınızı çalıştırın. 

Sınav haftasında olan veya odadan çıkmayan öğrencilerin ise ebeveynlerine uyarı: Belli aralıklarla çocuğunuzu rahatsız edin anne babalar... :) 

2) Yanlış postür - kamburluk
Özellikle öğrenciyseniz dersin ilk 10 dakikasından sonra bu hataya düşersiniz. Kendimden biliyorum! Hele bir de sıkıcı geçiyorsa sizin için, kamburlaşır durursunuz.

Kambur oturmak; zararlı olduğunu hepimizin bildiği bir durum. Fakat ciğerlerimizin kapasitesini %30 oranında düşürdüğünü birçok insan bilmiyordur. 
Bilmeyenler de artık biliyor. Buyrun omurganızı biraz dikleştirin şimdi.


3) Çok hızlı yemek yemek
Tokluk merkezimiz 20 dakikada uyarılıyor. Bunu hızlı yiyip sonrasında doymadım diyen her arkadaşıma söylüyorum sanırım. Bazı zamanlar kendime de.

Midenizin sindirim salgıları üretirken strese girmesini istemiyorsanız ona nazik davranın arkadaşlar. Bir anda yüklenirseniz, tokluk hissi henüz gitmediği için fazladan yemek yemiş olursunuz. Bu ise şişkinlik, hazımsızlık, gastrit gibi yaşam kalitenizi düşürecek rahatsızlıklara sebep olur.



4)Uykusuzluk
Günlük 6 saatten az uyumak, kalp rahatsızlıklarından obeziteye kadar birçok hastalığa sebep olup ömrü kısaltıyor.




5) Çok fazla çalışmak
Depresyon riski, felç riski.. Saymakla bitmiyor. En iyisi şunu söyleyeyim: Stanford ekonomisti Pencavel, 70 saat çalışanlar ile 55 saat çalışanların aynı iş yükünden kurtulduklarını belirtmiştir. İşkolik olmaktansa, az ve öz çalışmak en iyisi aslında.

6) Bronzlaşmak
Malign melanom. Solaryuma sık giren kadınlarda riski artan kanser türü. 








Okuduğunuz için teşekkür ederim. Umarım faydası olmuştur.

Yorumlarınızı aşağı bırakabilirsiniz :)