2 Mayıs 2020 Cumartesi

Ev Hali #2

Mayıs 02, 2020 8
Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya

Okuduğum en cesur romanlardan biriydi. Belki de öngörülü, bilemiyorum. Umarım düşündüğüm kadar öngörülü bir roman değildir.
Bunu söylerken kitabın 1930lu yıllarda yazılmış olduğu bilgisi son cümlemi çürüttü bile.

Shakespeare'in Fırtına'sında geçen replikten almış kitap ismini. "Hey Cesur Yeni Dünya ki içinde böyle insanlar var!"
Fakat romandaki bu "teknolojik" dünyada kitap okumak yasak! Bir dünyayı distopya yapabilecek en basit şey belki. Yok et kitapları, olsun bitsin. Kabus gibi. Kitap okumak yasak olsa nasıl yaşardık bilmiyorum!

Margaret Atwood'un -Damızlık Kızın Öyküsü distopyasının yazarı- önsözünden alıntılayarak devam edeyim.

"20. yüzyılın ikinci yarısında, iki öngörülü kitap gölgesini düşürdü geleceğimize. Biri zalim, beyin yıkayan, totaliter bir devletin korkunç tasavvuruyla George Orwell'in 1984'tü. Diğeriyse Aldous Huxley'nin farklı ve daha yumuşak bir totalitarizm şeklini sunduğu Cesur Yeni Dünya'ydı. 
Refahın gaddarlıkla değil de mühendislikle, şişelerde büyütülen bebeklerle, hipnoz üzerinden iknayla, üretim çarkının tekerleklerini sürekli döndüren sınırsız tüketimle, yönetimler tarafından dayatılan rastgele cinsel birlikteliklerle, oldukça zeki bir idari sınıf ile basit işlerini sevecek şekilde programlanmış yarım akıllı işçilerin oluşturduğu alt grup arasında değişen, önceden belirlenmiş bir kast sistemiyle ve somayla, yani anında mutluluk veren bir ilaçla elde edildiği bir totalitarizm."

Şişelerde büyütülen bebekler. 
Annelik, babalık yok. Hatta bunları söylemek, anneden babadan bahsetmek utanç sebebi. 
Doğurmak çağdışı, iğrenç bir eylem olarak anılıyor. Hatta anılmıyor. 

Ölüm çok fazla normalleştiriliyor. Tabii ki ölüm normal, fakat bu dünyada insanın vücudunun buruşup kırışmaması, hastalıklar yaşayıp yatalak olarak yaşaması vs. gibi şeyler yaşanması engelleniyor. İnsanlar çok küçük yaştan itibaren düzenli olarak Ölecek Hastalar Hastanesi denen yeri ziyaret ediyor. 
Buradaki hastaları acı çekerken görmüyorlar ki. Kimse acı çekmiyor çünkü Duyusal Filmleri yaşıyorlar. 5 duyu organına hitap eden, mutlu eden deneyimler yaşayarak ölüyorlar. Bunları gördükçe de çocuklar ölümü gereğinden fazla normalleştiriyorlar. O hastanede koşturup gülüp eğlenebiliyorlar rahatça.

Soma var. Herhangi bir terslik olduğunda, aklın karıştığında, çıkarıyorsun cebinden ihtiyacın kadar, istediğin kadar saat uzaklaşıyorsun dünyadan. Tatile çıkmak diyorlar. Zannımca bir tür uyuşturucu. Zihinleri uyuşuk makine insanlar. Düşünmek başlayacak gibi olduğu an soma yardımlarına yetişiyor.
Düşünce suçu yok belki 1984'teki gibi fakat uyuşturulmak var, düşünmenin en küçük yaştan itibaren engellenmesi var. Ezbere yaşıyorlar bir nevi. Öğretilmiş şeyleri yaşıyorlar.

Herkes herkese aittir, dedikleri de bir şartlandırma mevcut. Kimse tek eşli değil. Tek eşliliği geçtim, sevmek ve aşık olmak diye de bir şey yok. Hoşlanırsın, birlikte olursun ve o gün biter. Yarın bir başkasıyla birliktesin. Bunun eğitimini küçücük yaşta erotik oyun adı altında alıyorlar. İşte en çok burada midem bulandı sanırım. 
Bu şartlandırma gibi yüzlercesini büyüyene kadar milyonlarca kez duyuyorlar.

Vahşiler dediklerinin yaşadıkları Kızılderili köyü, kitabımızdaki dünyadan olmayan, doğuran doğurulan insanların olduğu, anne babaların olduğu, mutsuzluğun fakirliğin NORMAL dediğimiz şeylerin olduğu ve çok da ilkel gördükleri bir yer var.

İşte kitabımızın sonunda da bu ilkel dünyadan gelen vahşi dedikleri John ve annesi ile, kusursuz dünyamızdaki insanlar karşılaşırsa ve bir süre beraber yaşarlarsa ne olur, bunu okuyoruz.

O zaman, John'u okurken, aslında mutsuzluk ve acılarımızın ne kadar kıymetli ve bizi yaşatan şeyler olduğunu bir kez daha anladım. Mutsuzluğu ve acıyı hiç tatmamış olup ezbere mutluluk yaşasak elbette bilemezdik ezbere yaşadığımızı. Fakat idrak etmeye başladığımızı düşünün, soma almayı bıraktığımızı, kafayı yerdik. Düşünmek isteseydik, ezberlerimizi bozmak isteseydik...

Kitaptan bir kesitle bitireyim çünkü bu kitap hakkında yazacaklarım bir türlü bitmiyor :)

"Ve tabii ki istikrar, istikrarsızlık kadar gösterişli değildir. Mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. Günahla mücadelenin veya ihtiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne altüst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur."
.
.
.
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."

"Mutsuz olma hakkımı istiyorum!"









29 Nisan 2020 Çarşamba

Ev Hali #1

Nisan 29, 2020 4


Defterlere yaza yaza yapraklar eskidi, kalemler tükendi, nereye kadar dedim. Parmakların artık klavye görsün.

5 hafta mı oldu 6 hafta mı? Evdeki virüs hapsinde haftalarımız geçti çalışmak zorunda olanlarımız hariç. 


Haftalar sonra annemle dışarı çıkmıştık❤

Artık bunu duymak komik gelse de gerçekten düşünmeye fırsat oluyormuş, evde kalmanın hakkını yememek lazım. Baya baya alıştık eve, evden 2 gün çıkmasa bunalıma girenler kulübü üyeleri olarak. Evet, mesela ben. Aslında gayet de evcimenmişim.

Gerçi düşünmek dedim ama çok kısa sürdü bu durum. Daha çok kendimi mutfağa, yemek yapmaya, kitap okumaya ve bunları online ödevlerden kalan zamanda yapmaya çalıştım. Olsun. Tabi bir de çokça ofladım pufladım, ofladım, pufladım... ooof of...


Gelgelelim.... Yeni kitaplarıma -onlara bebeklerim diyorum- kavuştum. Bu sefer uzun süre araştırıp ne okusam ne okusam diye düşünmeden, birkaç kişinin tavsiyesiyle alıverdim. Güzel de oldu. 



İlk okuduğum Stefan Zweig'in Geçmişe Yolculuk kitabı oldu. Açıkçası ilk defa duydum bu kitabını, Zweig'ı duyunca da ilk aklıma gelen Amok Koşucusu oluyor. Sebebi sanırım geçen seneki ev arkadaşım okurken bolca gülmemizdi :) Bir de Ay Işığı Sokağı, bunun sebebi açıkça, ismini ilgi çekici bulmamdı. Fakat ikisini de okumadım. 
Böyle garip, duyulmamış, duyulsa da çok bahsedilmemiş şeylerden başlamayı severim. 

Kitabı bir gecede bitirdim, şöyle bir solukta okudum denilenlerden. I. Dünya Savaşı'nın araya girmesi haricinde o kadar az olay yaşanıyor ki kitapta, sadece duygu, duygu, duygu.




Mekanların uzun uzun betimlenmesi beni çok sıkıyor. Fakat bu kitapta olduğu gibi ruhsal betimlemeler beni sürükleyip götürüyor. Hemen o duyguları hissedebiliyorum. Aslında aşk kitaplarını da sevmem. Ama ne derler, kavuşursan aşk olurmuş zaten. 
Bu kitapta kavuşmak ve asla kavuşamayacak olmak arasında sıkışmış iki insan var. 9 yıl sonra, beraber geçmişe yolculuk yapan iki insan. İki aşık, belki.. 

Güzeldi ve bitti :)

Şu an Huxley'nin Cesur Yeni Dünyasını okuyorum ve kıtabın 1930'da yazılmış olmasına şaşırmaktan okuduğum her sayfada ağzım açık kalıyor. Sanırım kısa bir sürede bitiririm. 1984'ü de okuyup ikisini kıyaslamak istiyorum.

Yazımı hoş bir şarkıyla bitireyim diyorum.

Bu şarkıyı After Life'da duydum. O kadar hoşuma gitti ki bölümü durdurup müziği buldum ve listeme ekledim. Bu şarkıyı önermişken şüphe duymadan After Life'ı da önerebilirim. Keşke birkaç sezon daha çıkarsa dediklerimden. 

Ve yazımı okuyan, okumayan herkese sağlıklı sıhhatli günler, umarım ev hali yazılarımın çok devamı gelemeden bu sancılı süreç bitmiş olur..