Gezdim Gördüm Okudum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezdim Gördüm Okudum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2020 Çarşamba

Ev Hali #1

Nisan 29, 2020 4


Defterlere yaza yaza yapraklar eskidi, kalemler tükendi, nereye kadar dedim. Parmakların artık klavye görsün.

5 hafta mı oldu 6 hafta mı? Evdeki virüs hapsinde haftalarımız geçti çalışmak zorunda olanlarımız hariç. 


Haftalar sonra annemle dışarı çıkmıştık❤

Artık bunu duymak komik gelse de gerçekten düşünmeye fırsat oluyormuş, evde kalmanın hakkını yememek lazım. Baya baya alıştık eve, evden 2 gün çıkmasa bunalıma girenler kulübü üyeleri olarak. Evet, mesela ben. Aslında gayet de evcimenmişim.

Gerçi düşünmek dedim ama çok kısa sürdü bu durum. Daha çok kendimi mutfağa, yemek yapmaya, kitap okumaya ve bunları online ödevlerden kalan zamanda yapmaya çalıştım. Olsun. Tabi bir de çokça ofladım pufladım, ofladım, pufladım... ooof of...


Gelgelelim.... Yeni kitaplarıma -onlara bebeklerim diyorum- kavuştum. Bu sefer uzun süre araştırıp ne okusam ne okusam diye düşünmeden, birkaç kişinin tavsiyesiyle alıverdim. Güzel de oldu. 



İlk okuduğum Stefan Zweig'in Geçmişe Yolculuk kitabı oldu. Açıkçası ilk defa duydum bu kitabını, Zweig'ı duyunca da ilk aklıma gelen Amok Koşucusu oluyor. Sebebi sanırım geçen seneki ev arkadaşım okurken bolca gülmemizdi :) Bir de Ay Işığı Sokağı, bunun sebebi açıkça, ismini ilgi çekici bulmamdı. Fakat ikisini de okumadım. 
Böyle garip, duyulmamış, duyulsa da çok bahsedilmemiş şeylerden başlamayı severim. 

Kitabı bir gecede bitirdim, şöyle bir solukta okudum denilenlerden. I. Dünya Savaşı'nın araya girmesi haricinde o kadar az olay yaşanıyor ki kitapta, sadece duygu, duygu, duygu.




Mekanların uzun uzun betimlenmesi beni çok sıkıyor. Fakat bu kitapta olduğu gibi ruhsal betimlemeler beni sürükleyip götürüyor. Hemen o duyguları hissedebiliyorum. Aslında aşk kitaplarını da sevmem. Ama ne derler, kavuşursan aşk olurmuş zaten. 
Bu kitapta kavuşmak ve asla kavuşamayacak olmak arasında sıkışmış iki insan var. 9 yıl sonra, beraber geçmişe yolculuk yapan iki insan. İki aşık, belki.. 

Güzeldi ve bitti :)

Şu an Huxley'nin Cesur Yeni Dünyasını okuyorum ve kıtabın 1930'da yazılmış olmasına şaşırmaktan okuduğum her sayfada ağzım açık kalıyor. Sanırım kısa bir sürede bitiririm. 1984'ü de okuyup ikisini kıyaslamak istiyorum.

Yazımı hoş bir şarkıyla bitireyim diyorum.

Bu şarkıyı After Life'da duydum. O kadar hoşuma gitti ki bölümü durdurup müziği buldum ve listeme ekledim. Bu şarkıyı önermişken şüphe duymadan After Life'ı da önerebilirim. Keşke birkaç sezon daha çıkarsa dediklerimden. 

Ve yazımı okuyan, okumayan herkese sağlıklı sıhhatli günler, umarım ev hali yazılarımın çok devamı gelemeden bu sancılı süreç bitmiş olur..













10 Şubat 2019 Pazar

2019 Ocak Ayında İzlediklerim

Şubat 10, 2019 21
2018'in son günlerinde gelecek seneye 40 film hedefi koymuş biri olarak Ocak ayında 11 film izlemem çok güzel oldu benim için. Tabii ara tatilde olmamın da etkisi büyük, dersler ve sayısız sınav arasında her ay bu kadar film izleyemem elbette. Filmlerin çoğunu beğenerek bitirmiş olmak çok güzeldi. Darısı diğer aylara diyelim.. :) Ve başlayalım bakalım neler izlemiş neler beğenmişim;


Öncelikle Harry Potter serisini baştan sona bitirememiş, hep yarım yamalak izlemiş biri olarak; Felsefe Taşı ve Azkaban Tutsağı'nı izledim. Bayılıyorum şu Ron'un ilk filmdeki hallerine.



3. filmimiz ise The Book Thief (Kitap Hırsızı) 
Nazi dönemi Almanyasıyla, özellikle de ailelere etkisiyle ilgili filmler izlemekten, dönemden hoşlanıyorsanız hiç sıkılmadan izleyeceksinizdir. Zaten yorumunu yazmıştım bu filmin, buraya tıklayarak göz atabilirsiniz.

4. sırada yine yorumunu yazdığım, şaşırarak izlediğim bir film var: Whiplash
Caz müzik şöleni yaşamak isteyen izlesin diyebilirim. Spoiler içermeyen yorumumu ise buradan okuyabilirsiniz.

Sıradaki 3 film şimdiye kadar izlememiş olduğuma üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim filmler! Tim Burton'ın hayal gücünün güzel oyunculuklarla birleşmesi ♥

5. Edward Scissorhands(Makas Eller)


Johnny Depp ve Winona Ryder'ın tatlı oyunculuklarını izliyorsunuz. Zamanına göre(1990) gerçekten çok başarılı buldum. Hiç düşünmeden açın izleyin diyebilirim.

Tim Burton'ın izlediğim diğer 2 filmine gelirsek,

6. Beetlejuice(Beter Böcek) 
Tim Burton'ın Beetlegeuse takımyıldızından esinlenerek(mükemmel ötesi hayal gücüyle) kurguladığı bir filmmiş bu. Müziklerini hala dinliyorum, hatta bir tanesinde sürekli dans ediyorum, aşağıya bırakayım da buyrun dansa.
Yine şaşkınlıkla izledim fakat dönemine göre bu da ha-ri-kaydı. Beetlejuice beetlejuice beetlejuice!(İzleyenler anlayacak♥) Türkçe dublajının da güzel olduğunu şaşırarak söylüyorlar, ben altyazılı izledim, dublaj izleyen olduysa yorumunu bekliyorum.

7. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları filmini bu iki film kadar sevemesem de bu "tuhaf çocuklar"ın tuhaflıklarını ve bunu filmin sonlarında birlik içinde kullanmalarını çok tatlı buldum. Bence film 2 saat değil de 90-100 dakikalık olmalıydı, uzadı gibi geldi bana.

Bunlardan sonra gelelim oyunculuğuna en çok güldüğüm aktörlerden birine, Jim Carrey ♥
Bunları izlemediğime açıkçası sevindim çünkü gülmeye ihtiyacımın olduğu günler geçirdim ve cidden de kahkahalarla güldürdüler. 


8. Bruce Almighty (Aman Tanrım)
9. Liar Liar (Yalancı Yalancı)
10. Yes Man (Bay Evet)


Jim Carrey'nin oynadığı bu filmlerden en çok Aman Tanrım'ı sevdim. İzlemediyseniz ilk bunu izlemenizi tavsiye ederim, şimdi açsam yine sıkılmadan izlerim bu filmi.
Liar Liar'da biraz abartı bir oyunculuk sergilemiş bence Jim Carrey. Abartısı göze battı çünkü normalde zaten abartılarla güldüren, mimikleri bile abartı olan bir oyuncuyken bu filmde gözüme batmışsa siz düşünün. Fakat yine de gülmek için birebir tabii ki.

11. Çiçero
Bu film de bu ay sinemada izlediğim tek film oldu. Aniden gittim ve izlediğim ilk casusluk hikayesiydi sanırım. Erdal Beşikçioğlu, casus İlyas Bazna'yı canlandırmış.MIT'nin yüzyılın ajanı dediği ve bizden biri olan, tek başına savaşın gidişatında etkisi olmuş İlyas Bazna'nın hikayesi yani. Vizyondayken gidin derim.




Winona Ryder'ın dansı ve absürt klibiyle veda ediyorum. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum. 


Herkese bol gülücüklü günler!

15 Ocak 2019 Salı

Haftaiçi Sineması - #benimgözümden THE BOOK THIEF

Ocak 15, 2019 16

Yıllar önce kitabını okuyup etkisinden çıkamadığım bir Markus Zusak hikayesi bu. 

1938 Almanya'sında başlıyor hikaye. Liesel Memminger adlı 9 yaşındaki bir kızın hikayesi. 9 yaşındaki bir kitap hırsızının. Daha karnı bile doymuyorken kitap çalan, ya da  "ödünç alan" küçük kızın. Filmi izlemiş olanlar burada gülümseyecek :)


"Öğrendiğim bir şey varsa, o da hayatın hiç kimseye söz vermediğidir. O yüzden başlasam iyi olacak. Hep görmezden gelmeye çalıştım ama bütün bunlar bir trenle, biraz karla ve kardeşimle başladı. Arabanın dışı, bir kar küresinin içi gibi uçuşan tanelerle kaplıydı. Ve Cennet Sokağı adında bir yerde akordeon kalpli bir adamla fırtına gibi bir kadın yeni kızlarını bekliyordu."

Kelimelerin dans ettiği bir filmdi. Kelimelerin gücünü anlatan.


Hitler Almanyasında, manevi anne-babasıyla evlerinin bodrum katında hasta bir Yahudiyi saklamalarını ve Liesel'ın etrafta olan olayları, Hitler'in neden "sevdiklerini aldığını" sorgulayışını görüyoruz.

Çünkü o 9 yaşında bir çocuk ve anlamlandıramıyor. Annesine komünist diyorlar. O yüzden seni bırakmak zorundaydı diyorlar. Komünizm ne ki, bilmiyor, o daha sadece 9 yaşında. 


İşte o zaman, Liesel Memminger'ın yerine kendinizi koyduğunuzda Cemil Meriç'in deyişiyle "izm"ler anlamsızlaşıyor. (Der ki; izmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.)

Bodrum kattaki o misafirle beraber kelimelere, kelimelerin yarattığı hislere tutunuyorlar. "Kelimeler hayattır, Liesel." diyor Max. Beraber hayata tutunuyorlar. 

Bodrum kattaki o adamın ve Liesel'ın bağı beni çok fazla etkiledi. Film bittiğinde dakikalarca yerimden kalkamadım. Max baygın ve hasta halde yatarken Liesel ona bıkmadan usanmadan her gün kitap okuyor. Pes etmeden. Duymadığını düşündüğü halde. 


Sevgi tam olarak da böyle bir sabır hali değil mi?

Sevgi dönem ayırmaksızın tam olarak da böyle bir sabır hali.
Herkesin izlemesini istediğim bir film. Bu yüzden çok ayrıntıya girmedim. Umarım izler ve beğenirsiniz, sevdiklerinize daha sıkı tutunursunuz.









17 Aralık 2018 Pazartesi

Sohbetli Dizi Yorumlaması 1 - GIRLBOSS

Aralık 17, 2018 15



Bugün ilk kez bir diziden bahsedeceğim. Girlboss.

Nasty Gal sitesinin kurucusu Sophia Amorouso'nun hikayesi bu.
Gördüğüm en başınabuyruk ve ukala, fakat bir o kadar da tatlı bir genç kızın hikayesi. O darmaduman halinden çıkıp bana ilham olabilen o kız.

Darmaduman haliyle bile bana ilham oldu aslında, biliyor musunuz?


Dizimiz 1 sezon ve 13 bölümden oluşuyor. 2. sezonu ise olmayacakmış. Tam olarak eğlencelik bir dizi, kendinizi içinde buluyorsunuz, sanki Sophia'yla o kahkahaları atan sizsiniz. 

Birçok kişi diziyi, oynayan kadına uygun bulmasa da ben çok yakıştırdım. Ve her ne kadar abartılı olsa da ilk bölümün giriş sahnesine bile ba-yıl-dım!

Hızlıca konusundan bahsedecek olursam; genç kızımızın hayatı, insanlara, en çok da patronlarına isyan etmekle geçerken, vintage kıyafetleri değiştirip dönüştürerek e-bay'de satmaya başlamasıyla hayalindeki işe kavuşur. Daha doğrusu kavuşmaya doğru adım atar diyelim, çünkü pek de kolay olmayacak.

Onun o çocuksu hırsı beni gerçekten çok etkiledi. Her anı dolu dolu yaşayabilecek ve evden yürütebildiği bir işi olacaktı, hem de kimsenin emri altında olmadan. İstediği buydu Sophia'nın.
Aslında bu birçoğumuzun hayali olabilecek bir şey. Onun diziye konu olabilecek kadar farkı, cesaret edip harekete geçmesi, düşüp düşüp yeniden kalkması. E-bay'den ceza yiyip atılıp, yine de pes etmemesi mesela. 


13 bölümü izlerken tekrardan anladım ki, gençlerin o doludizgin enerjisini öldüren şey yanlış yerde olmak. 

Yanlış şeyleri yaparak yaşamaya çalışmak. 

Ne yapmak istediğinin farkına vardığın ve adım adım ilerlediğin zaman, enerjin asla bitmiyor. 

Yorulsan da bırakmıyor, dinlenip devam ediyorsun.

Bu "enerjisi yok edilenler" grubuna belki ben de dahilim ya da dahil olacağım, henüz emin değilim.
Ama gelgitler yaşadığım kesin. Bu diziyi izlemek ise bana hem iyi geldi, hem de daha çok sorulara sürükledi diyebilirim. 
Size bir de dizinin en çok sevdiğim şarkısını bırakıyorum. "İnsanı gaza getiren" türden bir şarkı. Tam Sophia'lık :)









11 Aralık 2018 Salı

Haftaiçi Sineması - #benim gözümden BİZİM İÇİN ŞAMPİYON!

Aralık 11, 2018 27


Haftasonunu beklemeden sinemaya gitmek mi, en sevdiğim!

Can sıkıntısından, eğlencelik izleyeceğimi düşünüp konusuna bile bakmadan gittiğim bu film beni o kadar etkiledi ki yazmadan edemeyeceğim.
Aslında Farah Zeynep Abdullah'ı gördüm ve onun o tatlı oyunculuğu için gittim diyebilirim. Ama izlediklerim çok daha fazlasıydı. 

Uzun zamandır (Sanırım Ayla'yı izlediğimden beri) sinemada hiçbir filmden bu kadar etkilenmemiştim. "E artık gitmek farz oldu", diyerek gittiğim Müslüm filminden bile.

Bold Pilot adlı inatçı yarış atının jokeyi Halis Karataş ile olan efsane hikayesi. Hiçbir zaman bir at yarışını bu kadar gözlerim dolarak izleyeceğimi düşünmemiştim. Belki de hiç at yarışı izleyeceğimi düşünmemiştim. Çünkü o efsane atın hikayesini bilmiyordum.

Bold Pilot'ın -ya da Boldi :)- yarışmalarda başardığı yetmezmiş gibi bir de kocaman bir aşk hikayesine sebep olması. Buruk bir gülümsemeyle, biraz da gözyaşı dökerek izlenecek bir film. 

Çünkü yaşanmış. 
Çünkü sonuna kadar gerçek. 
Çünkü sevgiye olan inancınızı o kadar tazeliyor ki.

Ben size içeriğinden bahsetmeyeceğim. Sadece sevgiye daima inanmak istiyorsanız, siz de muhakkak izlemelisiniz diyorum sadece.

Ben sevgiye, yapabileceklerine, verdiği güce o kadar inanıyorum ki. Hep, inatla, ısrarla inanmaya devam edeceğim.

Umarım siz de, umarım herkes...

Böyle kısa ve umut dolu bitireyim bugünkü cümlelerimi.
Herkese sevgi dolu günler, geceler, seneler!



16 Eylül 2018 Pazar

Haftasonu Sineması - The Eternal Sunshine of The Spotless Mind (Sil Baştan)

Eylül 16, 2018 0
"Unutkanlar şanslıdır çünkü hatalarının derdini çekmezler."

Sürekli erteleyip sonunda izlediğim filmlerden biriyle karşınızdayım.
Çok, çok farklıydı. 
Zaten Jim Carrey'nin oyunculuğunu Truman Show'dan beri çok sevdiğimden beğeneceğimden şüphem yoktu. Ama oyunculuğundan ziyade filmin kurgusunun çoğu aşk filminden farklılığı beni cezbetti. Ve tabii ki Kate Winslet'ın canlandırdığı kızın "garipliğinde" kendimi bulmuş olmam da etkiliydi. Rengarenk saçlarıyla neşesi, hem umursamaz gözükmesi aynı zamanda da çok konuşkan tavrını çok sevdim nedense.

Sık sık aşk filmi izleyen biri değilim fakat bu film gerçek anlamda etkileyiciydi. Joel ve Clementine'ın 2 yıl süren ilişkilerinden sonra -Joel'ın deyişiyle Clem'in- hafızasını sildirmesi sonucu Joel'ın da hafıza sildirmeye başvurmasıyla film değişik bir hal alıyor. 

Anıları gösterirken zaman kavramı karıştığı için biraz kafam karıştı ve filmi ikinciye izlemem gerektiğini düşündüm. 
Sonrasında filmin incelemesini izlediğimde ise zaman kavramının karışmaması için Clem'in saçlarının renginin kullanıldığını duyduğumda baya şaşırdım. İlişkilerinin başlarında gayet canlı renkli saçlarına, son safhalarda mavi gibi soğuk bir renk kullanılması tesadüf değildi, haklıydı bu incelemeyi yapan kişi.

Böyle küçük ipuçları saklayan filmleri çok seviyorum ve bence defalarca izlenebilecek bir filmdi, özellikle de bu küçük ayrıntılar sebebiyle.

Filmin insanlar ve anılar üzerinde kurulu olması benim gibi anılarına fazla değer veren; onları kaydetmeyi, yazmayı, dinlemeyi, izlemeyi seven insanlar için filmi ekstra güzel yapıyor. Siz de böyleyseniz muhakkak izleyin derim.

İzlemiş olanlarla yorumlarda buluşabiliriz.
Huzurlu bir gün diliyorum, hangi gündeyseniz artık. Pazartesi de dahil! 
:)






29 Temmuz 2018 Pazar

Haftasonu Okuması - MOMO/Michael Ende

Temmuz 29, 2018 0
'Peki ya insanlar' diye sordu. 'Onlara ne olacak?'
'İnsanlar zaten gereksiz,' diye bağırdı bir ses. 'Dünyayı, artık kendileri gibilere yer kalmayacak bir hale yine kendileri getirdiler.'

Son günlerde en etkilendiğim kitapla geldim bugün.
Alıntı yaptığım bu kitabın adı MOMO. Alman yazar Michael Ende'e ait. Çocuk kitabı olduğunu da söylemeden geçmeyeyim.

"Hikayelerimi içimdeki çocuk ve hepimiz için anlatıyorum" diyor Ende. Ve 8 ila 80 yaş arasındaki çocuklara ithaf ettiğini söylüyor hikayelerini.

Fakat zaten hayatta bize ders veren şeylerin ucunun hep çocuklara dokunduğunu fark ettiniz mi? Çocukların ağzından çıkan bir cümlenin, kafalarından uydurup oynadıkları o oyunların, hayata baktıkları açının bizi düşündürmesiyle başlamıyor mu öykülerimiz, kitaplarımız? Ve aslında hepimizin bize ders verecek bu hikayelere ihtiyacı yok mu?

İşte bu kitap bunu öyle güzel başarmış ki. Sizi ele geçirmek için bir çocuk oyununun içine bile sokuyor sizi, denizin ortasında kalakalıyorsunuz! Kaptan oluyorsunuz, canavarı yok etmek için savaşan o kızlardan biri oluyorsunuz, profesör oluyorsunuz! Tamamen çocuk ruhunuzla baş başa kalıp, düşünüyorsunuz. Hem de çocuklar gibi düşünüyorsunuz: Ön yargısız, korkusuz.
.
.
.
'Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe zaman azalıyordu.'
.
.
.

Kendimiz için, mutluluk için uğraşırken ve bunu zamandan tasarruf etmeye çalışarak yaparken aslında zamanı hissedemeyişimizi içimizdeki çocuğa dokunarak anlatmış Ende.

Ve yazarın o kadar huzur veren satırları var ki, kitabı elimden bırakasım gelmiyor. Sanki sayfaları çevirdiğim süre boyunca kafamın içinde huzur dolu melodiler çalıyor. 

Yazarın Momo karakteriyle bize duyurmak istediği asıl şey, iç sesimiz aslında.

Kitabın kapağını kapattıktan sonra gözümü kapatıyorum ve kendimi o küçük kızın yanında sessizce otururken buluyorum. Onun ağzından tek kelime çıkmasa da ben ona bir teşekkür borçlu hissediyorum. Çünkü Momo iyi bir dinleyici. 
Ve 
'çok az kimse gerçekten iyi bir dinleyicidir.' 

İyi bir dinleyicinin ise bundan çok daha güçlü bir gücü vardır. İşte bu gücü benim Momo'ya teşekkür etme sebebim.


Okuyun, okutun.
Bu güzel kitaba, böyle güzel bir şarkı yakışır diyerek bir de şarkı bıraktım size.
Bol hisli günler dilerim..







2 Aralık 2017 Cumartesi

İstanbul'u yeniden tanımak, sevmek ve "fethetmek"! #çokgezçokoku❤

Aralık 02, 2017 6
Adaçayım, bilgisayarım ve kamptan kalan uykusuzluğumla merhaba! 💚

23 Kasım 2017 Perşembe günü kulübümle bir gezi düzenledik. Bu vesileyle uzun zaman sonra bir gezi yazısı yazmamın iyi olacağını düşündüm ve karşınızdayım.
Geçtiğimiz hafta bütün uyku düzenimin altüst olduğu bir haftaydı, üstüne İstanbul'a gitmek için sabah 5'te kalkmam gerekiyordu.
Bilin bakalım ne oldu? Tabii ki yine, gece 11 buçukta uyumak için hazırlanıp 2'den sonra anca uyudum!
Dipnot: 3 günde toplam 9 saat uyku hiç yetmiyor açıkçası.
Dipnot2: Lakin asla akıllanmıyor bu kız.


Gelgelelim, 6 buçukta yola çıkacaktık çünkü 9'da Fatih'te olmamız gerekiyordu, 10'da gezi başlayacaktı. Otobüs gecikince Yeşilay Genel Merkez'deki kahvaltımız ve eğitimimiz de hızlandırılmış oldu dolayısıyla.
(O kadar acıkmıştık ki yolda, simit görünce gözlerimizden kalpler çıkmış olabilir!)

Yeşilay'ın Genel Merkezi o kadar güzel bir yerde ki, muhakkak gidip görmenizi öneririm. Yer olarak Sirkeci Garı'nın oralarda.

        
Biraz bu binanın tarihinden bahsedelim o zaman.
Genel Merkezin bulunduğu bu tarihi bina, Sepetçiler Kasrı; Topkapı Sarayı'nın kıyı köşklerinden birisi.
1591'de III. Murat döneminde yaptırılmış. Donanma sefere çıkmadan önce; Sarayburnu akıntısı dışında kaldığı ve lodosa karşı da güvenli olduğu için saltanat kayıkları burada olurmuş. Padişah donanmayı buradan uğurlarmış yani.


Bizim kafile saat 10 buçuk gibi Genel Merkez'den çıktı. İBB'nin Beyaz Gezi programına katıldık. Üniversite öğrencileri için düzenlenen bu program sayesinde saat 3'e kadar gezip güzel bilgiler öğrenmiş olduk.

Evet sık sık İstanbul'a gidip geziyoruz, fotoğraflar çekiliyoruz, hatta kimimiz orda yaşıyor ama tarihinin ve öneminin ne kadar bilincindeyiz?


İlk durağımız Miniatürk açık hava müzesi.
Panorama çekim ile Miniatürk
Miniatürk'e birçok arkadaşım daha önce gitmiş fakat benim ilk gidişim olduğu için o kadar heyecanlandım ki. Yapılara(!) yakınlaşarak baktım. (Yapı mı? İnşaat mühendisliği okumak bunu gerektirir🌟)

60 bin m² lik alanda yer alıyor.

Harika bir işçilik var burada. İstanbul'dan 59, Anadolu'dan 55, Türkiye dışında kalan fakat Osmanlı coğrafyasından 12 eser bulunuyor. Minik halini ilk merak ettiğim yapı Selimiye Camii oldu :). Kısa zaman sonra 25 kat büyük halini de görmeyi diliyorum.



Not: Eğer gezi ile gitmiyorsanız giriş ücreti 7,5 ₺. Öğrenci ve öğretmenlere ise 3 ₺.

Mescid-i Aksa

Miniatürk'ün olduğu alanda aynı zamanda Panorama Zafer Müzesi ve Kristal İstanbul Müzesi de mevcut.

Kristal müzesi çok ilgimi çekti, dünya çapında da ilgi çeken bir sanatmış zaten. Kristal cam içine lazerle 3 boyutlu resim işleyerek oluşturulmuş. Bu kadar büyük cama lazerle resim işlenmek ilk Türkiye'de gerçekleşmiş. 16 tarihi eseri kristal camlarda görebilirsiniz burada.

Zafer Müzesi'nde ise ses, ışık efektleri beni çok etkiledi. Cepheler ardında; köy halkı ne durumda, hayvanlar, evler, camiler ne durumda, hissediyorsunuz. Derinden etkiliyor.



Buradan çıktıktan sonra istikamet Panorama 1453!
12 yaşındayken gelmiştim buraya. Ama bu kez öğrendiklerimden bir şey çok güzeldi. Cevabı bulutlarda saklı :)
Panorama 1453, dünyanın ilk tam panoramik müzesi.
Yaş aldıkça ve bakış açısı değiştikçe daha önce gördüğün yerleri gidip tekrar görmek harika değil mi! Olgunlaştığını hissetmek, her seferinde yeni bir şeyler öğrenmek.
Sevdiğin bir kitabı tekrar okuyup her seferinde tatlı ayrıntılarda kaybolmak gibi...

Gelgelelim, buradan çıkınca yemeğimizi yedik ve İBB tarafından bolca fotoğraflanarak gezimize devam ettik.

Sırada Yerebatan Sarnıcı vardı. Buraya da sanırım 2 kez gelmiştim. Bu kez inşaat halindeydi. İnşaat mı?!?! :) Evet görmek istedim fakat inşaat alanı kapalıydı.
Su ve balıklar tek bir alana taşınmıştı bu sebepten.


Sütunlara baktım, durdum. Gözyaşı sütununun hikayesi beni etkiledi. Sarnıcın yapımında 7000 işçi çalışmış ve tam 38 yılda tamamlanmış. Gözyaşı sütunu ise; bu inşaatta ölen işçileri anlatırmış... Dilek sütunuymuş şimdilerde.

1470 yıl öncesi.. Hayal bile edemiyorum ki. Bir süreliğine o zamana gidip, izlemek isterdim.
2012 yılında, dünya şampiyonu Alman su kayakçısı Dominik Gührs ve arkadaşı, sarnıçta gösteri yapmışlar! İşte bunu hiç düşünemezdim. Yerin altında su kayağı garip bir fikir...

Sarnıçtaki Medusa heykellerinden ve rivayetinden bahsetmemek olmaz.
Şair Ovidius'a göre, Medusa, göreni şaşkına çevirecek derecede güzel bir kızmış. Poseidon Athena'nın tapınağında onu görür görmez aşık olmuş. Athena öfkelenerek genç kızın saçlarını yılana dönüştürmüş, çirkin bir hale sokmuş. O kadar çirkinleşmiş ki artık Medusa, gözlerine bakanlar taş kesiliyormuş.
Kılıçlara bile işlenen Medusa başının koruyuculuğuna inanılırmış o dönemde.

Ve Beyaz Gezi burada sona erer...
Akşam da topluca Üsküdar'a gittik. Yemek yemeyi unutan ben ve birkaç arkadaşım, kağıt helvayla doymak durumunda kaldık. Fakat bu, en doyurucu akşam yemeklerimden biri oldu. Çay ise sanki aylardır içmemişim gibi lezzetliydi. Boğazın ortasındaki ihtişamlı Kız Kulesini her seferinde hayranlıkla seyrediyorum, sanırım bu büyük bir etken. Fakat en güzeli, böyle güzel insanlarla bu yolculuğa çıkmış olmaktı sanırım.

Başka zamanlarda, başka şehirlere, hep keşfetmeye...
Diliyorum ki aralık ayımız 2018'i huzurla kucaklasın...
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere 💕


Bilekliklerimiz gözükmese de...










6 Eylül 2017 Çarşamba

Hatay Lezzetleri ♥

Eylül 06, 2017 7
Blogum, canım blogum! 
Ben geldim. 10 gündür memleketteydim, Hatay'da :)

Gezilecek yerleri anlatmak yerine Hatay(Antakya) denince akla gelen (yahut gelmeyen, orda az çok vakit geçirenlerin bildiği) birkaç lezzet önereceğim. Uğrarsanız alın ya da bir yakınınız gidiyorsa sipariş verin diye.. 

1) Öncelik tabii ki zeytinyağı. 
Yağların en masumudur kendisi. Hele Akdeniz ya da Ege zeytinindense, tadından yenmez :)


2) Kırma yeşil zeytin 
Eskiden yeşil zeytin yiyemezken, bir alıştım bırakamaz oldum. Zamanında elime tokmak alıp kırmışlığım bile var :) El kırması, deneyin derim. 
- İpucu: Kahvaltılarda üstüne biraz zeytinyağı ve kekik, acı seviyorsanız da pul biber ile, harika oluyor. Aynı şekilde tavada ısıtarak da deneyebilirsiniz...-

Defne yağı
3) Defne yaprağı, yağı, sabunu
Defne yağını saça uygulamanızı, sabunu ile cildinizi yıkamanızı öneriyorum. Yaprağı ise yemeklere harika bir tat katıyor. Yoğun bir kokusu var. 
Defne yağını şehir merkezinden (Antakya) temin etmenizi tavsiye ederim. Ben Harbiye'den, fotoğrafta gördüğünüz kadarını 5 TL ye aldım.


4) Bayramların vazgeçilmezi: Kömbe
Pastanelerde kolayca bulabilirsiniz. Cevizlisi, hurmalısı da denenebilir. Ayrı bir lezzeti oluyor. Bu şekilde pakette, 1 kilosunu 10 TL ye aldım. Künefe şehir şehir taşınamasa da, bu çay yanı ikramı olabilecek tatlıyı, evinize dönerken sevdiklerinize de götürebilirsiniz :)



5) Kuru üzüm

6) Nar ekşisi

7) Antakya kahvesi
Bana hitap etmeyen, sert kahve sevenlerin bayılacağı kahve... Filtre kahveden de ötesi.

8) Üzüm yaprağı

9) Hıta, hıta turşusu

10) Kahke
Kahkeyi Belen'den alın derim çünkü diğer semtlerde bayatını satabiliyorlar. Bir de nohut kahkesi daha çıtır oluyor, bilginize :)
Bu krakerimsi şeyi Hatay'dan başka hiçbir yerde görmedim. Bunu da sevmezdim, lise son sınıfta çayın yanında yiye yiye ders çalışarak çok alıştım. Kraker yiyeceğime doğalından kahke yiyorum. 



11) Pekmezli kesme
Babaannem Hatay halkının genelde kesmeyi şekerle yaptığını söyledi. Çok sevdiğim pekmezli kesmeyi kendisi yapıyormuş. Yine de araştırınca pekmez pestili adı altında çok benzerlerinin yapıldığını gördüm, benzer lezzette olacaktır. 

-Fotoğrafta babaanne üretimi kesmelerimi görüyorsunuz.Bayılıyorum tadına. Sade kahvenin yanında, ara öğün olarak, yolluk olarak; çok severek yiyorum. Bulabilirseniz depolayın dolabınıza derim. İrmik ve pekmezden oluşan doğal lezzet diyebilirim.

12) Hünnap meyvesi
Bizim deyişimizle hannep. Diğer bir deyişle Çin hurması. Görüntüsü andırmasa da, C vitamini deposu. 

Ben bu meyveyi kurusunu yiyerek tanıdım. Zorla, maksimum 3-4 tane yiyebiliyordum. Sonradan tadını kakaoya, pekmeze benzettikçe alıştım ve zevkine yemeye başladım :) 
Küçükken ve coco pops denilen çikolata toplarının delisiyken hannebi zorla da olsa sevmiştim(Çocuklara çikolata yerine böyle şeyler yedirmeliyiz aslında) 

Bu sene ise ilk kez taze halini yedim. Fotoğrafta da onu görüyorsunuz. Çok çok daha lezzetli geldi ve İzmit'e dönerken yolda bile yedim :)



13) Dikenli incir
Hatay'da değil, Adana-Tekir yaylasından geçerken yedik bu meyveyi. Zaten Mersin-Adana'da yetiştirilen, sık tüketilen bir meyve. Dikenli olmasından da kolayca anlaşılıyor ki sıcağa dayanıklı bir Akdeniz meyvesi. İçi çabuk yumuşasa da dışı gayet dayanıklı. Çok çekirdekli tüm meyveler gibi dikenli incir de sindirim sistemi dostu. 4 tanesi 1 TL gibi bir fiyatla yol kenarından bi teyzeden almıştık  :) 5 gün boyunca tüketildi.


14) Taze sumak

15) KÜNEFE
Vee yıldızımız... Ben hala çok yiyemem, maksimum 3-4 çatal alırım ve o da az şerbetli ise. Ama tatlı sever biriyseniz, muhakkak Antakya'da yemeden geçmeyin.

Kebabından tatlısına daha birçok lezzeti var fakat ben en iyi kebap lokantasını, en meşhur tatlıcıyı bilmediğimden dolayı size Hatay'ın köyünden sesleniyorum bu organik gıdalarla.
Şehrin sıkıcı besinlerinden sonra değişik beslenmek, yılda birkaç kez Hatay'dan alışveriş yapmamız ve mutfağımızın şenlenmesi hoşuma gidiyor.

Herkese öneririm :)

Sağlıklı günler diliyorum sevgili blogseverler :)

18 Temmuz 2017 Salı

7 gün, sayısız mutluluk! #çokgezçokoku❤

Temmuz 18, 2017 5


İyi günler, iyi akşamlar, günaydın..! Her nereden yahut ne vakitte okuyorsan oku, iyi ki geldin :)
(Şu an kendimi The Truman Show'un içinde hissediyorum.)

Bu kez gezgin blogseverlerin hoşuna gidecek bir yazı ile karşınızdayım. Yaklaşık 10 gün önce evime döndüğüm tatilimden bahsedip aynı yerlere gitmeyi düşünen tatilcilere fikir vermek istiyorum.
7 günlük bu maceram kız kıza ilk seyahatimizdi, bundandır ki bende yeri çok ayrı.


Biz 4 kız, 30 Haziran Cuma akşamı düştük Balıkesir yollarına. Ne kalacağımız yer belliydi ne tam olarak nereleri gezeceğimiz. Tek bildiğim en az 2 gece Erdek'te konaklayacağımız ve benim orda denize doymak istiyor oluşumdu.

Otobüse binmektense İDO ile önce Bandırma'ya gitmeyi tercih ettik. Otobüsle Balıkesir'e gitmek 4 saat sürerken İstanbul-Bandırma-Erdek rotası ile 2,5-3 saate düşüyor. Hem de otobüsteki gibi sallanmadan, konforlu bir şekilde ulaşmış oluyorsunuz. Bandırma'da indiğiniz zaman ise Erdek'e sürekli araçlar kalkıyor arkadaşlar. 20 dakikada Erdek terminalinde oluyorsunuz.

Odalar ikişer olarak yan yana olduğu için 5-6
kişi geldiğiniz zaman çok pratik olabiliyor. 
İndiniz, ilk uyarı geliyor: Kiralık ev arıyorsanız, mümkünse yanınızda komisyoncu olmadan bakın. Zararlı çıkabilirsiniz. Para harcamak konusunda hiç kısmıyorsanız sıkıntı olmayacaktır, kolayca eviniz/pansiyonunuz bulunmuş olacaktır fakat öğrenciyseniz şartları zorlayın derim. Ve tabii karşınıza çıkacak insana da bağlı. Biz hiç hoşlanmamış ve kibarca kurtulmaya bakmıştık. Çok şükür de başardık. Kendimizi sahile attık.


Ve çareyi 4 yıl önce ailecek gittiğimiz ve güvendiğimiz pansiyona gitmekte bulduk. Aslında adresi bile unutmuştuk; ama şurdan mı geçiyorduk, bu sokakta mıydı derken buluverdik. Siz de otel değil de pansiyon tercih ediyorsanız kesinlikle önerebilirim: Erdek, Yenidoğan Pansiyon. Plajın hemen karşısında. Çalışanı çok güler yüzlü ve yardımsever. Odaların ufak balkonlarında elektrikli ocak ve mutfak malzemeleri mevcut olduğu gibi pansiyonda da yemek mevcut. Yani kendiniz de yapabilirsiniz, pansiyonun bahçesinde de yiyebilirsiniz. Bahçesi aynı zamanda kafe olduğu için kahvaltı ve akşam yemeği de uygun fiyatlarda.


Gelelim, Erdek nasıl bir yer? Benim 4 sene önce gördüğümde ilk izlenimim aile için harika bir tatil yeri oluşu olmuştu, değişmemiş. Yani çoluk çocuk da gidebilirsiniz, arkadaşlarınızla da. Gayet güvenli bir yer. En hoşuma giden de buydu sanırım. Bir sonraki durağımız Ayvalık'ta bu kadar rahat hissedemedim çünkü.


Pansiyonumuza yerleştikten sonra zaten vakit gece yarısını bulmuştu; o gece sadece sahil boyunca dolaşıp, çarşısında bir şeyler atıştırdık.
Ertesi gün kendimize kocaman bir kahvaltı hazırlayıp balkonumuzda keyfimizi yaptıktan sonra -çok şükür!- denize girme vakti geldi.

Marmara'nın kıyı kasabalarından biri olan Erdek'in suyu tek kelimeyle muazzam. Haziran'da nasıldı bilemem ama Temmuz ve sonrasında gidecekseniz hiç düşünmeyin! Sıcacık ve hırçın dalgaları yok. [Karadeniz'de sık sık denize giriyorsanız alışmışsınızdır gerçi :)]
Çok küçük bir lunaparkı var plajın bitişinde. Sonrasında da çarşısı başlıyor. Huzur dolu bir yer. Biz genellikle denize girerek vakit geçirsek de bir dahaki gidişim için not aldığım yerler var, buyrun siz gidin görün:

                     
AVŞA ADASI
      
ERDEK'E 30 KM UZAKLIKTAKİ
  PAFLİMA KOYU

KYZİKOS ANTİK KENTİ




SEYİTGAZİ TEPESİ
3 Gece Erdek'te konakladıktan (ve aslında baya da yorulduktan) sonra sırt çantalarımızı alıp düştük yine yollara. Sora sora Bağdat bulunur dedikleri şey.. İnsanlara sora sora bulduk yine bir otobüs :) Ben 2 saat bekliyordum yolu nedense, meğersem 210 km yol var imiş.. Çok şükür otobüs klimalıydı..4 saati buldu Ayvalık'a varmamız.
Dipnot: Balıkesir'de şehir içinde bir yerden bir yere gitmenin bu kadar uzun sürdüğünü bilmiyordum.


Belki gülenleriniz olacaktır buna ama biz Ayvalık'ta plaj olmadığını bilmiyorduk arkadaşlar. Sahil kenarı kafeler filan var, harika. Ama plaj yok... Sorduk, Cunda Adası'na ya da Sarımsaklı'ya burdan 20-30 dk'da gidiliyor, sorun olmaz dediler. İlk başta mantıklı gelse de; havlunu kapıp plaja yürümek nerde, çanta hazırlayıp o sıcakta tıklım tıklım otobüse katlanmak nerde..

Bir pansiyon sahibiyle görüştük ve "çok pahalı oralarda konaklamak, gitmeyin" dese de, Sarımsaklı'ya geçmeye karar verdik. Biraz o güzelim Ayvalık sokaklarını gezdikten sonra ablam internetten kiralık ev araştırdı ve şans yine yüzümüze güldü, ilk aradığımız ev sahibini görmeye gittik ve çok iyi biriydi. Çok da memnun kaldık. Tek sıkıntı geceleri birsürü köpek olmasıydı etrafta. Gece korka korka eve döndük biraz evet, o da işin nazar boncuğu olsun...

Sarımsaklı Erdek'ten daha hareketliydi arkadaşlar. Birçok otel ve 22 adet plaj mevcut. Çarşısı yine Erdek'ten çok daha büyük. Bir de harika bir lunaparkı var. İzmit'teki Körfez Güneşi gibi büyük olmasa da Ayvalık Güneşi adlı büyük bir dönme dolap var..

Dipnot2: Gitmişken sakızlı dondurma da yiyiverin gari.. :) Kumda kahve de deneyin...


Sarımsaklı plajı şimdiye kadar gördüğüm en berrak plaj. Zaten çok ün salmış kendisi. 2013 ve 2014'te mavi bayrak almış. Türkiye'nin en güzel plajı. Ben demiyorum, herkes diyor..! Gidin görün :)
Sadece, ÇOK soğuktu! Donarak yüzdük(yüzmeye çalıştık). Tuz oranı ise bence gayet iyiydi. Hatay'da yüzmüş biri olarak bana çok da tuzlu gelmemesi normal tabii...

Dipnot3: Aksiyon kameranız varsa sualtı mükemmel çekimler yapabilirsiniz Sarımsaklı'da.

Gelgelelim, burda nereyi gezebilirsiniz?

Şeytan Sofrası, Badavut Plajı ve Küçükköy(Yeniçarohori) sokakları.

(Gereksiznot: Biz Küçükköy Fırını'na yakın bir evde kaldık, çok hoş bir fırınları var. ♥)

Şeytan Sofrası taksi veya otobüsle 5 dk mesafede. Vaktiniz varsa gün batımından birkaç saat erken çıkıp yürüye de bilirsiniz. Gün batımı dedim, muhakkak o saatlerde gidin, çünkü o manzarayı burda görmek bir başka.. Aşırııı çok rüzgar vardı biz gittiğimizde, görmüş olduğunuz fotoğrafım kısa, kıvırcık, yer yer kabarık saçlarımın tek düzgün olduğu fotoğraf.. Önleminizi alınız!






Sonra ne mi oldu.. yine yollara düştük bir sabah.. :) 
Sıra geldi en çok beklediğim Cunda Adası'na. 



 
Her köşesinde kedilerin uyukladığı sokaklara siz de bayılmıyor musunuz? ♥
 Biz Ayvalık'tan tekneyle Cunda'ya ulaştık. Deniz havasıyla gitmek varken otobüse tıkılmak istemedik. Siz bizden bir tık öteye geçip tura katılmayı deneyebilirsiniz mesela. Canlı müzikli, yemekli meyveli, plaj molalı turlar var. Kişi başı 40-50 TL civarı. 11 buçuk gibi yola çıkıp gece dönülüyormuş. 


Cunda Adası gezmeye doyamadığım bir yer. Sarımsaklı'daki evimize dönme vakti geldiğinde hiç dönmek istemedim, keşke burda konaklasaydık diye düşündüm. 
Tekneden indiğimizde yemek yiyecek bir yer aradık ve hoş görünümlü bir kafede pek de hoş olmadığını sonradan anladığımız bir şeyler yedik. (Besin zehirlenmesi alarmı..!)



Meğer deniz kenarındaki güzelim balık restaurantlarını es geçmemeliymişiz. 
#KuralBİR: Gelmişken Papalina balığı yemek ve mis gibi mezeleri tatmamak olmaz..! Balık lezizdi lakin balıktan ziyade mezelerin tadı hala damağımda.(Kabak çiçeği dolması ♥)

#KuralİKİ: Karınlar doyduktan sonra meşhur Taş Kahve'de sakızlı Türk kahvesi  keyifle içilir...

Taş Kahve demişken biraz daha bahsetmeden geçmek olmaz. Burası 150 yılı aşkın tarihiyle, Rumlardan kalma bir bina. Direk dikkati çeken özelliği ise tavanının yüksekliği ve tepede uçuşan kuşlar... Atmosferi harika ve o sıcakta bile püfür püfür esen Taş Kahve'ye uğramazsanız ayıp edersiniz...



Cunda Adası'nda nereleri gezebilirsiniz?

Aşıklar Tepesi'ndeki Agios Yannis kilisesi.
Kilise Rahmi Koç tarafından restore edilerek kütüphaneye dönüştürülmüş. Hemen yanında sakızlı kurabiyesini mutlaka denemeniz gereken bir de kafe mevcut...(Tatilde olunca, deli gibi her şeyi denediğimiz doğrudur.) Müzeye ve Cunda'ya ait hatıralar da satın alabilirsiniz burdan. Hemen yanında ise çok çok sevdiğim, 4 yıl sonra yine fotoğraf çekilmekten mutluluk duyduğum değirmen var...
Girişteki deftere isminizi yazmayı unutmayın :)


Cunda ayaklarımızın altındayken biraz resim çekilip devam edelim dedik ve Rahmi Koç Müzesi'ne, yani Taksiyarhis Kilisesi'ne gittik. Giriş ücreti öğrenci için 2, yetişkin için 4 TL gibi cüzi bir miktar. Gezmesi ise çok zevkli. Benim en dikkatimi çeken şeyler eski şırıngaların korkunçluğu ve arabaların güzelliğiydi. Üst katta ise eski oyuncaklar var, o kadar hoş ki! Şimdiki oyuncakların ne kadar çocukluktan, neşeden uzak olduğunu fark edebilirsiniz...
Agia Triada Kilisesi

Buraları gördükten sonra birkaç manastırı gezip, plaja gitmek kalıyordu geriye.. Ama biz sokakları dolaşarak devam etmeyi tercih ettik. Doyamamıştık çünkü.(Ve denize giremeyecek kadar yorulmuştuk.)

 Ara sokaklarda el emeği güzelim takılar, tokalar, tülbentler.. Almadan yahut bakmadan geçemiyor insan. İnsanının samimiyeti, sokaklarının nostaljisi, rengarenk ve ahenkli oluşu sizi içine çekiyor.. Cunda adasına 4 yıl önce gelmiştim ama bu sefer çok daha fazla keyif aldım.. Çocukluğumdan mı kaynaklanıyordu yoksa her sene insan değiştikçe aldığı keyif de artıyor ya da azalıyor mu, bilemedim. Ama bi 4 yıl daha beklemeden yine gitmeyi düşünüyorum şimdiden :) Bu sefer ise plajına doyacağım Cunda..!