3 Ekim 2021 Pazar

Bir pazar yazısı

Ekim 03, 2021 0
Bir insana güvenmenin bu kadar riskli olduğunu bilmek istemiyordum. Duyarsın, şahit olursun evet ama bazen olur ya, sevdiklerine konduramazsın. Çok okudum, çok izledim, çok dinledim. Her şey olabilir, insan bu.. dediklerine de inandım tabii. Ona inanacak kadar büyüdüm çünkü. Aklımda binbir türlü güven sarsıcı, travmalarımın arka planını kapladığı senaryolar varken ben aklımda en olmayan, kimseden dinlemediğim bir senaryoyu yaşadım. Sanırım alacağım bir dersi daha tamamladım. Çevrendeki; benzer olaylara en deneyimli, en sarsılmaz kişi gibi gözüksen bile senin de aklına hayaline gelmeyecek ama seni sarsacak şeyler olacak. Seni de en düşünmediğin yerinden vurabilecekler. Belki varlığını bile unuttuğun bir hassas noktandan vuracaklar seni de. Bazen onların da hatası olmayacak bu. Onların da hayatta tamamlaması gereken bir evre olacak, çıkarılması gereken dersleri olacak, sonrasında çekilmesi gereken acıları olacak. Ve sen anlayacaksın. Her şeyi bilemeyeceksin hiçbir zaman. Ama endişelenme. Neden biliyor musun? Sarsılıp yıkılabileceğin şeyleri ne kadar kısıtlı düşünebiliyorsan, seni sarıp sarmalayacak güzel şeyleri de o kadar kısıtlı düşünebildin. Ansızın gelebilecek mucizelere, güzelliklere, iyiliklere. Kısıtlı düşündüğün tüm her şeye aç kendini. Artık ben biliyorum ki hayatımın kısacık tek bir evresinde bile her şeyi öngörmem imkansız. Artık ben en sonunda biliyorum ki, ne geliyorsa gelsin bu hayattan, başımla beraber.

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Ev Hali #2

Mayıs 02, 2020 9
Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya

Okuduğum en cesur romanlardan biriydi. Belki de öngörülü, bilemiyorum. Umarım düşündüğüm kadar öngörülü bir roman değildir.
Bunu söylerken kitabın 1930lu yıllarda yazılmış olduğu bilgisi son cümlemi çürüttü bile.

Shakespeare'in Fırtına'sında geçen replikten almış kitap ismini. "Hey Cesur Yeni Dünya ki içinde böyle insanlar var!"
Fakat romandaki bu "teknolojik" dünyada kitap okumak yasak! Bir dünyayı distopya yapabilecek en basit şey belki. Yok et kitapları, olsun bitsin. Kabus gibi. Kitap okumak yasak olsa nasıl yaşardık bilmiyorum!

Margaret Atwood'un -Damızlık Kızın Öyküsü distopyasının yazarı- önsözünden alıntılayarak devam edeyim.

"20. yüzyılın ikinci yarısında, iki öngörülü kitap gölgesini düşürdü geleceğimize. Biri zalim, beyin yıkayan, totaliter bir devletin korkunç tasavvuruyla George Orwell'in 1984'tü. Diğeriyse Aldous Huxley'nin farklı ve daha yumuşak bir totalitarizm şeklini sunduğu Cesur Yeni Dünya'ydı. 
Refahın gaddarlıkla değil de mühendislikle, şişelerde büyütülen bebeklerle, hipnoz üzerinden iknayla, üretim çarkının tekerleklerini sürekli döndüren sınırsız tüketimle, yönetimler tarafından dayatılan rastgele cinsel birlikteliklerle, oldukça zeki bir idari sınıf ile basit işlerini sevecek şekilde programlanmış yarım akıllı işçilerin oluşturduğu alt grup arasında değişen, önceden belirlenmiş bir kast sistemiyle ve somayla, yani anında mutluluk veren bir ilaçla elde edildiği bir totalitarizm."

Şişelerde büyütülen bebekler. 
Annelik, babalık yok. Hatta bunları söylemek, anneden babadan bahsetmek utanç sebebi. 
Doğurmak çağdışı, iğrenç bir eylem olarak anılıyor. Hatta anılmıyor. 

Ölüm çok fazla normalleştiriliyor. Tabii ki ölüm normal, fakat bu dünyada insanın vücudunun buruşup kırışmaması, hastalıklar yaşayıp yatalak olarak yaşaması vs. gibi şeyler yaşanması engelleniyor. İnsanlar çok küçük yaştan itibaren düzenli olarak Ölecek Hastalar Hastanesi denen yeri ziyaret ediyor. 
Buradaki hastaları acı çekerken görmüyorlar ki. Kimse acı çekmiyor çünkü Duyusal Filmleri yaşıyorlar. 5 duyu organına hitap eden, mutlu eden deneyimler yaşayarak ölüyorlar. Bunları gördükçe de çocuklar ölümü gereğinden fazla normalleştiriyorlar. O hastanede koşturup gülüp eğlenebiliyorlar rahatça.

Soma var. Herhangi bir terslik olduğunda, aklın karıştığında, çıkarıyorsun cebinden ihtiyacın kadar, istediğin kadar saat uzaklaşıyorsun dünyadan. Tatile çıkmak diyorlar. Zannımca bir tür uyuşturucu. Zihinleri uyuşuk makine insanlar. Düşünmek başlayacak gibi olduğu an soma yardımlarına yetişiyor.
Düşünce suçu yok belki 1984'teki gibi fakat uyuşturulmak var, düşünmenin en küçük yaştan itibaren engellenmesi var. Ezbere yaşıyorlar bir nevi. Öğretilmiş şeyleri yaşıyorlar.

Herkes herkese aittir, dedikleri de bir şartlandırma mevcut. Kimse tek eşli değil. Tek eşliliği geçtim, sevmek ve aşık olmak diye de bir şey yok. Hoşlanırsın, birlikte olursun ve o gün biter. Yarın bir başkasıyla birliktesin. Bunun eğitimini küçücük yaşta erotik oyun adı altında alıyorlar. İşte en çok burada midem bulandı sanırım. 
Bu şartlandırma gibi yüzlercesini büyüyene kadar milyonlarca kez duyuyorlar.

Vahşiler dediklerinin yaşadıkları Kızılderili köyü, kitabımızdaki dünyadan olmayan, doğuran doğurulan insanların olduğu, anne babaların olduğu, mutsuzluğun fakirliğin NORMAL dediğimiz şeylerin olduğu ve çok da ilkel gördükleri bir yer var.

İşte kitabımızın sonunda da bu ilkel dünyadan gelen vahşi dedikleri John ve annesi ile, kusursuz dünyamızdaki insanlar karşılaşırsa ve bir süre beraber yaşarlarsa ne olur, bunu okuyoruz.

O zaman, John'u okurken, aslında mutsuzluk ve acılarımızın ne kadar kıymetli ve bizi yaşatan şeyler olduğunu bir kez daha anladım. Mutsuzluğu ve acıyı hiç tatmamış olup ezbere mutluluk yaşasak elbette bilemezdik ezbere yaşadığımızı. Fakat idrak etmeye başladığımızı düşünün, soma almayı bıraktığımızı, kafayı yerdik. Düşünmek isteseydik, ezberlerimizi bozmak isteseydik...

Kitaptan bir kesitle bitireyim çünkü bu kitap hakkında yazacaklarım bir türlü bitmiyor :)

"Ve tabii ki istikrar, istikrarsızlık kadar gösterişli değildir. Mutlulukta, şanssızlığa karşı verilen mücadelenin ihtişamlarından hiçbiri yoktur. Günahla mücadelenin veya ihtiras ya da şüphe nedeniyle ölümüne altüst oluşların görkemini bulamazsınız mutlulukta. Mutluluğun yüce bir yanı yoktur."
.
.
.
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."

"Mutsuz olma hakkımı istiyorum!"









29 Nisan 2020 Çarşamba

Ev Hali #1

Nisan 29, 2020 4


Defterlere yaza yaza yapraklar eskidi, kalemler tükendi, nereye kadar dedim. Parmakların artık klavye görsün.

5 hafta mı oldu 6 hafta mı? Evdeki virüs hapsinde haftalarımız geçti çalışmak zorunda olanlarımız hariç. 


Haftalar sonra annemle dışarı çıkmıştık❤

Artık bunu duymak komik gelse de gerçekten düşünmeye fırsat oluyormuş, evde kalmanın hakkını yememek lazım. Baya baya alıştık eve, evden 2 gün çıkmasa bunalıma girenler kulübü üyeleri olarak. Evet, mesela ben. Aslında gayet de evcimenmişim.

Gerçi düşünmek dedim ama çok kısa sürdü bu durum. Daha çok kendimi mutfağa, yemek yapmaya, kitap okumaya ve bunları online ödevlerden kalan zamanda yapmaya çalıştım. Olsun. Tabi bir de çokça ofladım pufladım, ofladım, pufladım... ooof of...


Gelgelelim.... Yeni kitaplarıma -onlara bebeklerim diyorum- kavuştum. Bu sefer uzun süre araştırıp ne okusam ne okusam diye düşünmeden, birkaç kişinin tavsiyesiyle alıverdim. Güzel de oldu. 



İlk okuduğum Stefan Zweig'in Geçmişe Yolculuk kitabı oldu. Açıkçası ilk defa duydum bu kitabını, Zweig'ı duyunca da ilk aklıma gelen Amok Koşucusu oluyor. Sebebi sanırım geçen seneki ev arkadaşım okurken bolca gülmemizdi :) Bir de Ay Işığı Sokağı, bunun sebebi açıkça, ismini ilgi çekici bulmamdı. Fakat ikisini de okumadım. 
Böyle garip, duyulmamış, duyulsa da çok bahsedilmemiş şeylerden başlamayı severim. 

Kitabı bir gecede bitirdim, şöyle bir solukta okudum denilenlerden. I. Dünya Savaşı'nın araya girmesi haricinde o kadar az olay yaşanıyor ki kitapta, sadece duygu, duygu, duygu.




Mekanların uzun uzun betimlenmesi beni çok sıkıyor. Fakat bu kitapta olduğu gibi ruhsal betimlemeler beni sürükleyip götürüyor. Hemen o duyguları hissedebiliyorum. Aslında aşk kitaplarını da sevmem. Ama ne derler, kavuşursan aşk olurmuş zaten. 
Bu kitapta kavuşmak ve asla kavuşamayacak olmak arasında sıkışmış iki insan var. 9 yıl sonra, beraber geçmişe yolculuk yapan iki insan. İki aşık, belki.. 

Güzeldi ve bitti :)

Şu an Huxley'nin Cesur Yeni Dünyasını okuyorum ve kıtabın 1930'da yazılmış olmasına şaşırmaktan okuduğum her sayfada ağzım açık kalıyor. Sanırım kısa bir sürede bitiririm. 1984'ü de okuyup ikisini kıyaslamak istiyorum.

Yazımı hoş bir şarkıyla bitireyim diyorum.

Bu şarkıyı After Life'da duydum. O kadar hoşuma gitti ki bölümü durdurup müziği buldum ve listeme ekledim. Bu şarkıyı önermişken şüphe duymadan After Life'ı da önerebilirim. Keşke birkaç sezon daha çıkarsa dediklerimden. 

Ve yazımı okuyan, okumayan herkese sağlıklı sıhhatli günler, umarım ev hali yazılarımın çok devamı gelemeden bu sancılı süreç bitmiş olur..













10 Şubat 2019 Pazar

2019 Ocak Ayında İzlediklerim

Şubat 10, 2019 21
2018'in son günlerinde gelecek seneye 40 film hedefi koymuş biri olarak Ocak ayında 11 film izlemem çok güzel oldu benim için. Tabii ara tatilde olmamın da etkisi büyük, dersler ve sayısız sınav arasında her ay bu kadar film izleyemem elbette. Filmlerin çoğunu beğenerek bitirmiş olmak çok güzeldi. Darısı diğer aylara diyelim.. :) Ve başlayalım bakalım neler izlemiş neler beğenmişim;


Öncelikle Harry Potter serisini baştan sona bitirememiş, hep yarım yamalak izlemiş biri olarak; Felsefe Taşı ve Azkaban Tutsağı'nı izledim. Bayılıyorum şu Ron'un ilk filmdeki hallerine.



3. filmimiz ise The Book Thief (Kitap Hırsızı) 
Nazi dönemi Almanyasıyla, özellikle de ailelere etkisiyle ilgili filmler izlemekten, dönemden hoşlanıyorsanız hiç sıkılmadan izleyeceksinizdir. Zaten yorumunu yazmıştım bu filmin, buraya tıklayarak göz atabilirsiniz.

4. sırada yine yorumunu yazdığım, şaşırarak izlediğim bir film var: Whiplash
Caz müzik şöleni yaşamak isteyen izlesin diyebilirim. Spoiler içermeyen yorumumu ise buradan okuyabilirsiniz.

Sıradaki 3 film şimdiye kadar izlememiş olduğuma üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim filmler! Tim Burton'ın hayal gücünün güzel oyunculuklarla birleşmesi ♥

5. Edward Scissorhands(Makas Eller)


Johnny Depp ve Winona Ryder'ın tatlı oyunculuklarını izliyorsunuz. Zamanına göre(1990) gerçekten çok başarılı buldum. Hiç düşünmeden açın izleyin diyebilirim.

Tim Burton'ın izlediğim diğer 2 filmine gelirsek,

6. Beetlejuice(Beter Böcek) 
Tim Burton'ın Beetlegeuse takımyıldızından esinlenerek(mükemmel ötesi hayal gücüyle) kurguladığı bir filmmiş bu. Müziklerini hala dinliyorum, hatta bir tanesinde sürekli dans ediyorum, aşağıya bırakayım da buyrun dansa.
Yine şaşkınlıkla izledim fakat dönemine göre bu da ha-ri-kaydı. Beetlejuice beetlejuice beetlejuice!(İzleyenler anlayacak♥) Türkçe dublajının da güzel olduğunu şaşırarak söylüyorlar, ben altyazılı izledim, dublaj izleyen olduysa yorumunu bekliyorum.

7. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları filmini bu iki film kadar sevemesem de bu "tuhaf çocuklar"ın tuhaflıklarını ve bunu filmin sonlarında birlik içinde kullanmalarını çok tatlı buldum. Bence film 2 saat değil de 90-100 dakikalık olmalıydı, uzadı gibi geldi bana.

Bunlardan sonra gelelim oyunculuğuna en çok güldüğüm aktörlerden birine, Jim Carrey ♥
Bunları izlemediğime açıkçası sevindim çünkü gülmeye ihtiyacımın olduğu günler geçirdim ve cidden de kahkahalarla güldürdüler. 


8. Bruce Almighty (Aman Tanrım)
9. Liar Liar (Yalancı Yalancı)
10. Yes Man (Bay Evet)


Jim Carrey'nin oynadığı bu filmlerden en çok Aman Tanrım'ı sevdim. İzlemediyseniz ilk bunu izlemenizi tavsiye ederim, şimdi açsam yine sıkılmadan izlerim bu filmi.
Liar Liar'da biraz abartı bir oyunculuk sergilemiş bence Jim Carrey. Abartısı göze battı çünkü normalde zaten abartılarla güldüren, mimikleri bile abartı olan bir oyuncuyken bu filmde gözüme batmışsa siz düşünün. Fakat yine de gülmek için birebir tabii ki.

11. Çiçero
Bu film de bu ay sinemada izlediğim tek film oldu. Aniden gittim ve izlediğim ilk casusluk hikayesiydi sanırım. Erdal Beşikçioğlu, casus İlyas Bazna'yı canlandırmış.MIT'nin yüzyılın ajanı dediği ve bizden biri olan, tek başına savaşın gidişatında etkisi olmuş İlyas Bazna'nın hikayesi yani. Vizyondayken gidin derim.




Winona Ryder'ın dansı ve absürt klibiyle veda ediyorum. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum. 


Herkese bol gülücüklü günler!

31 Ocak 2019 Perşembe

Düşündürücü Sorular #3

Ocak 31, 2019 15

Düşündürücü sorularımızın üçüncüsüyle iyi günler, iyi akşamlar efenim. Bazıları cesur, bazıları sadece 5-10 saniye düşündürecek sorular. Bugün 7 adet sorumuz var. Son sorumuza uygun da bir gifle başlayalım bakalım;

1) "Mükemmel bir gündü" demen için olmazsa olmaz şey nedir?

2) En son ne zaman birine şarkı söyledin?

3) Yaşlanmaktan korkuyor musun? Neden?

4) Düşüncelerini, dolayısıyla hayatını değiştiren bir kitap/dizi/film oldu mu? Olduysa benimle paylaşır mısın?

5) Gördüğün ve etkisinden çıkamadığın bir rüyan oldu mu? (Ya da gördüğün en garip rüya)

6) Kendinle ilgili tek bir şeyi değiştirebilecek olsan bu ne olurdu?

7) Hiç aşık oldun mu?





Ben cevaplamak için üçüncü soruyu seçiyorum. Biraz korkuyorum açıkçası yaşlanmaktan. Uzun süreli yalnızlığı sevmiyorum çünkü(zaten kim sever ki?) Ve yaşlılığımı sevdiklerimden uzakta geçirme düşüncesi korkutuyor beni. Sevdiklerimiz olmadan yaşamanın da hiçbir anlamı kalmıyor sanki.

Şimdi sıra sizde, birer soru cevaplayalım yine. Bu soruları sevdiklerinize de sorabilirsiniz, çok keyifli oluyor.

Bolca sevip bolca sevildiğiniz nice güzel günlere. 


28 Ocak 2019 Pazartesi

"Belki çok yakın, belki çok uzaklara"

Ocak 28, 2019 22
İlk önce bir karavanım olsun istiyorum. Belki bana metrekareler sunamayacak ama yollar ve keşifler sunacak 4 tekerlek.

Sıkılıyorum ben buralardan. Klişe bir cümle kuruyorum sürekli evet, biliyorum. 

Ama sizin sıkıldığınız gibi sıkılmıyorum ki ben. Ruhum burada değil sanki, sadece bedenim burada. Ruhum ait olduğu yerleri arıyor. Sadece tek bir yere de ait değil biliyorum. Ben engel olamıyorum fakat ona, dış seslerden uzaklaşıyor kendi kendine ve beni hüzne boğuyor.

Üzüntülerden kaçmak istiyorum. Evet, mümkün değil, biliyorum ama en azından hüznü en aza indirgemek istiyorum. 20 yaşındayım ben ve yaşımı hissetmek istiyorum sadece. 

Çok parlak bir gelecek, çok güzel eşyalar ya da çok büyük miktarda paralar hayal etmiyorum ben yaşıtlarım gibi.
Hayatın kısa olduğunun idrakındayım. Evet bunun herkes farkında. Ama herkes farkında değil. Bu cümleyi anlıyor musunuz?

Güzel insanlar, gülümseyen simalar, sıcak bir ev, samimi bir yuva hayal ediyorum sadece. Artık bunun için çokça dua ediyorum çünkü sığınacak başka bir limanım kalmadığını hissediyorum.

Bu yazı da hayattaki diğer çoğu şey gibi hüzün dolu oldu. Kaçınılmaz son mu bu?
Kaçınılmaz sonlardan bile kaçmak istiyorum ben.

En çok kaçmak istediğim şey ise hüzünler iken ben hüzün doluyum, baksanıza. Peki insan kendinden kaçabilir mi? 

Kaçamaz muhakkak fakat uzaklaşabilir kendinden, benliğini oluşturan şeylerden kaçarak uzaklaşabilir elbet.

Belki hüznümü bırakıp buralara, belki çok yakın belki çok uzaklara,
belki dündü bu fırsat kaçırdım, belki de bazen düşündüğüm gibi herhangi bir zaman dilimi uygundur herhangi bir hayale.

Belki bir gün bu yazı kadar bile hüzne katlanamayacak ve bu yazıyı da silmek isteyeceğim diğer birçok şey gibi.

Bilmiyorum, bilmek istemediğim de bir gerçek,

(hüzünlerim bitmediği gibi bu yazı da bitmeyecek)








23 Ocak 2019 Çarşamba

Düşündürücü Sorular #2

Ocak 23, 2019 25

Merhabalar efenim ❤
Düşündürücü sorularımıza, kelimenin tam anlamıyla bayılarak izlediğim bir filmden, bayıldığım bu iki oyuncunun düşündürücü bir sahnesiyle başlıyorum.

Düşündürücü Sorular #1 yazımda çok güzel cevaplar gelince devam edelim, beraber cevaplayalm yine dedim. Sonra aklıma katıldığım bir Aiesec tanışma toplantısında birbirimize sorduğumuz sorular geldi ve onun gibi eğlenceli sorular sormaya karar verdim bu kez. O zaman o eğlenceli soruyla başlıyorum;

1) Kendin hakkında komik/garip 3 gerçek?

Bu soruyu sorduklarında o an ilk olarak aklıma ayakkabılarım ve ayakkabımdan yukarı doğru gözüken kedili çoraplarım gelmişti ve çoraplarıma bakarak demiştim ki "en sevdiğim şeylerden biri çoraplar ve onları ayakkabımdan çıkararak giymek."

İnsan garip olmayagörsün. Bakalım sizde neler var? :)

2) En sevdiğin çocukluk hatıran?

3) Görünmez olsaydın ilk nereye giderdin, ne yapardın?

4) En yakın arkadaşlarınla nasıl tanıştın?

5) Bildiğin en işe yaramaz şey? (Ya da işe yaramaz bir bilgi)

6) Tekrar tekrar izlediğin/izleyebileceğin film? Neden?

7) Gün içinde en çok tekrar ettiğin kelime?

8) En garip alışkanlığın?

Öncekinde yaptığımız gibi içlerinden birini seçip yorum olarak cevap verebilirsiniz, çok hoş olur çok da tatlı oluur❤

Şimdiden teşekkür ediyorum, Düşündürücü Sorular #3'te görüşmek üzere :)






16 Ocak 2019 Çarşamba

Haftaiçi Sineması - #benimgözümden WHIPLASH

Ocak 16, 2019 23

Hayatım boyuncu yapacağım herhangi bir şeye bu kadar tutkuyla bağlı olacak mıyım acaba?
Eğer koskoca bir tutkunuz yoksa bu filmi izlerken sürekli bunu soracaksınız kendinize. En azından ben sordum.

19 yaşında ve kendini ritme adamış bir genç, ülkedeki en iyi müzik okulu, gerçek anlamda manyak bir orkestra şefi ve caz müzik şöleni.

Şimdiye kadar izlediklerimden çok farklı kulvarda bir filmdi. Sadece ve sadece tek bir konuya odaklanmıştı. Bolca müzik, müzik ve müzik vardı ve ritme kapılıp gittim.
Normalde sıkılgan biriyim ve tek bir konu üzerinden giden filmleri sevmem fakat durağan gibi gözükse de aslında içinizde fırtınalar koparabilecek bir film.

Arka planda aslında bir onaylanma mücadelesi gördüm bu genci izlerken. Küçükken babasından, müzik okulunda ise acımasız şef Fletcher'dan onay alma mücadelesi. Var olma mücadelesi.

***Bu mücadeleyi seyrederken bol bol küfür duyacaksınız aman dikkat sinir bozukluğu yaşayabilirsiniz!***

Gelgelelim; orkestra şefi Terence Fletcher'ın acımasız ve küfür dolu eleştirileri filmin başlarında beni biraz ürkütse ve rahatsız etse de sonrasında çok çok daha anlamlı bir finale sebep olmuş olması ve bu karmaşa harikaydı. 
Andrew Neyman'ın azmi, "ellerini kanata kanata" dahi olsa asla pes etmeyip çalmaya devam etmesi harikaydı.

Ve belirtmek isterim ki film tam 19 günde çekilmiş, bunu öğrenince filme, oyunculara ve yönetmene saygım kat kat arttı açıkçası.




Finalde davul solosu tam 9 dakika sürüyor. Şaşırdım kaldım, harikaydı.
Müziğe ve ritme biraz da olsa ilginiz varsa, hele hele benim gibi caz müzik seviyorsanız bu filmi kaçırmayın derim.

Sonraki yazımda görüşmek üzere, şimdilik hoşçakalın.







15 Ocak 2019 Salı

Haftaiçi Sineması - #benimgözümden THE BOOK THIEF

Ocak 15, 2019 16

Yıllar önce kitabını okuyup etkisinden çıkamadığım bir Markus Zusak hikayesi bu. 

1938 Almanya'sında başlıyor hikaye. Liesel Memminger adlı 9 yaşındaki bir kızın hikayesi. 9 yaşındaki bir kitap hırsızının. Daha karnı bile doymuyorken kitap çalan, ya da  "ödünç alan" küçük kızın. Filmi izlemiş olanlar burada gülümseyecek :)


"Öğrendiğim bir şey varsa, o da hayatın hiç kimseye söz vermediğidir. O yüzden başlasam iyi olacak. Hep görmezden gelmeye çalıştım ama bütün bunlar bir trenle, biraz karla ve kardeşimle başladı. Arabanın dışı, bir kar küresinin içi gibi uçuşan tanelerle kaplıydı. Ve Cennet Sokağı adında bir yerde akordeon kalpli bir adamla fırtına gibi bir kadın yeni kızlarını bekliyordu."

Kelimelerin dans ettiği bir filmdi. Kelimelerin gücünü anlatan.


Hitler Almanyasında, manevi anne-babasıyla evlerinin bodrum katında hasta bir Yahudiyi saklamalarını ve Liesel'ın etrafta olan olayları, Hitler'in neden "sevdiklerini aldığını" sorgulayışını görüyoruz.

Çünkü o 9 yaşında bir çocuk ve anlamlandıramıyor. Annesine komünist diyorlar. O yüzden seni bırakmak zorundaydı diyorlar. Komünizm ne ki, bilmiyor, o daha sadece 9 yaşında. 


İşte o zaman, Liesel Memminger'ın yerine kendinizi koyduğunuzda Cemil Meriç'in deyişiyle "izm"ler anlamsızlaşıyor. (Der ki; izmler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.)

Bodrum kattaki o misafirle beraber kelimelere, kelimelerin yarattığı hislere tutunuyorlar. "Kelimeler hayattır, Liesel." diyor Max. Beraber hayata tutunuyorlar. 

Bodrum kattaki o adamın ve Liesel'ın bağı beni çok fazla etkiledi. Film bittiğinde dakikalarca yerimden kalkamadım. Max baygın ve hasta halde yatarken Liesel ona bıkmadan usanmadan her gün kitap okuyor. Pes etmeden. Duymadığını düşündüğü halde. 


Sevgi tam olarak da böyle bir sabır hali değil mi?

Sevgi dönem ayırmaksızın tam olarak da böyle bir sabır hali.
Herkesin izlemesini istediğim bir film. Bu yüzden çok ayrıntıya girmedim. Umarım izler ve beğenirsiniz, sevdiklerinize daha sıkı tutunursunuz.









13 Ocak 2019 Pazar

Düşler ve Gerçekler

Ocak 13, 2019 11
"Evet! Evet! Senin şu düşlerin!" diye bağırdı adam. Bu noktaya ulaşmaları onu çok mutlu etmiş gibiydi. "İşte sorun da burada, düşlemek yasak!"

"Düşlememelisin! diye yankılandı Thomas Gradgrind'in sesi, "Böyle bir şey yapmamalısın."

"Gerçekler, gerçekler ve yalnızca gerçekler!" dedi adam.

"Gerçekler, gerçekler ve yalnızca gerçekler!" diye yankılandı Thomas Gradgrind'in sesi.

...

Charles Dickens'ın Zor Zamanlar kitabından bu alıntıyla herkese günaydın, iyi günler, iyi geceler❤

Başlayalım biraz konuşmaya.

Thomas Gradgrind'e göre boş bir kafa, hayallerle dolu olan bir kafadan çok daha iyidir. Ya gerçeklerle dolu olacaksın, ya da? hiç. Hiç işte; elle tutulamayan, sayılamayan ölçülemeyen şeylerden ne yarar gelir ki! diye düşünür Gradgrind. Coketown kasabasının sakinleri böyledir işte. Maddecilik hakimdir oralara. Çocuklara hayal kurmamaları öğretilir. Sevmeye bile hakları yoktur.

Korkunç. Distopyada gibi hissettiniz mi siz de?
Ben korkunç şeyler hissettim çünkü Thomas Gradgrind'le tanışınca. Hayal kurmanızın yasak olduğunu düşünün. Nasıl yaşardınız?

Her şeyi geçtiğimi varsayıyorum, belki de en büyük sorunum uykuya dalmak olurdu. Benim için hayallerim beni mışıl mışıl uyutan masallarım haline geldi çünkü.
Bazılarının yaşanmayacak olmasını bilmek de üzmüyor mesela. Çünkü düşünmek serbest! Kafanın içinde serbestsin. Sen, sen, sen. Yalnızca sen varsın. En özgür bölgendesin. Varsın yaşanmasın, nefes alıyorsak umut yok mudur?
Fakat,
Fakat bazen zor yine de, biliyor musunuz? 
Ama olmama ihtimalinden dolayı değil. Beni çok hayal kuranlar anlayacaktır.
Çok hayal kurduğunda gerçeklere daha sert çarpıyorsun. Doz aşımı gibi bir nevi. Sana iyi gelen o ilacı o kadar sık kullanmışsın ki bıraktığında, gerçek dünyana baktığında sanki koskoca bir kayaya çarpıyorsun.

Bazen nerede durmam gerektiğini bilmem gerekiyor sanırım. Oğuz Atay diyor ya, 

"Anlamıyorum. Oyun nerede bitiyor, hayat nerede başlıyor. Hiç anlamıyorum."
Anlamıyorum. Bu oyunu nerede bitirmem gerekecek, hayat tam olarak benim için nerede başlıyor, bunu anlamıyorum. Benim için hala her şey bir oyun gibi. 20 yaşındayım. 30 yaşında da oyun gibi geleceği düşüncesi sarıyor beynimi. 
Düşlemeden duramıyorum. Ne olacak, nasıl olacak, düşündüklerim-düşlediklerim gerçekleşecek mi? 

Bu kadar hayalperest biri olmak gerçekten çok zor. Ama inanın bana hayatınızı masal gibi yaşıyorsunuz. Her zerresini hissederek. Acıtsa da, çoğunlukla iyi geliyor bu size. Zor evet, çok zor. Ama çok güzel.



Anlam aramıyor, anlam yaratıyorsunuz. Çok fazla gülüyor, çok fazla ağlıyorsunuz. Çok konuşuyor, çok susuyorsunuz. Her şeyi isteyerek ve dibine kadar yaşıyorsunuz. 
Ve etrafınız Gradgrind'lerle dolu.

Merak etmeyin.
Hikayenin sonunda Thomas Gradgrind de hayal kurmayı öğrendi.













5 Ocak 2019 Cumartesi

Düşündürücü Sorular #1

Ocak 05, 2019 17

Meerhabalar tekrardan herkese! 
Şöyle enerjik bir giriş yapalım, malum yarın pazar, belalı pazar. Mutsuz pazar. Dertli pazar... :)
Bu ara yazdıkça yazasım, yazdıkça yazasım var. 
Bu sebepten yine karşınızdayım ve birlikte düşünelim. Ama neyi?

Cumartesi gününü evde geçirince, akşama doğru sıkıldım ve başladım yine Pinterest'teki o dekorasyonlara, evlere, bungalovlara bakıp bakıp aşık olmaya. Ben pinterest batağındayken karşıma düşündürücü sorular çıktı. Ve kendim de içlerine ekleyip sizinle paylaşmak istedim.

İçlerinden birini de kendim de cevaplayacağım. Siz de içlerinden birini cevaplayıp benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum.
Hadi o zaman başlayalım.


1) En son ne zaman bir şeyi "ilk defa" yaptın?

2) Hayalindeki işe mi sahipsin? Ya da onu arıyor musun?

3) Gördüğün en güzel manzara neydi?

4) Tanımaya değer bir insan olduğunu düşünüyor musun, neden?

5) Kendini en çok gerçekten "kendin" gibi hissettiğin yer neresi?

6) Geçmişinden bir güne dönebilsen hangi güne dönerdin?

7) Keşke sahip olmasaydım dediğin bir sorumluluğun var mı?

8) Yaptığın şeyde başarısız olmayacağın kesin olsaydı, napardın?

9) Seni güçlü hissettiren şey nedir?

10) Sence anlam dolu bir hayat mı yaşıyorsun?

11) Hayatında en çok şükrettiğin 5 şey nedir?

12) Hayatın bir filme uyarlanacak olsaydı, adı ne olurdu?



Kendimi en çok kendim gibi hissettiğim yer kesinlikle annemin yanı. Hiçbir hayalimi yadırgamayan tek insan olduğundandır belki de.
Umarım uzun uzun yıllar kendim gibi hissedebildiğim köşem hep var olur.

Herkese mutlu bir pazar diliyorum❤





Sağlıklı Yaşam Sohbetleri | (2)

Ocak 05, 2019 12
Bugün biraz stresten konuşalım.

Stres, stres, stres. Sürekli duyuyoruz. Herkesten duyuyoruz. Dimi?

Stressiz yaşadığınız kaç gününüz oldu geçtiğimiz senelerde? 
Bunu stres kontrolü zayıf biri olarak söylüyorum, stresi yenmek için elimizden gelenin de fazlasını yapmalıyız. Çünkü bunun kötü sonuçları saymakla bitmiyor.

Stresin ve gerginliğin belleğimizi zayıflattığını okudum bu haftaki HBT dergisinde. Saçma olan da şu ki, stres yaptığımız zamanların çoğu aslında beynimizi, belleğimizi iyi kullanmamız gereken zamanlar. Önemli bir sunuma hazırlanmak mesela, sınavlar, önemli toplantılar...

Kandaki kortizol düzeyinin sürekli olarak yüksek olması durumunda kalp ve deri zarar görüyor. Bunu neden söylüyorum, çünkü kortizol, hafif bir stres durumunda da, uzuuun uzadıya yaşanan bir depresyon durumunda da kanda yükselen ilk hormonmuş.

Aslında stres-kaygı-endişe, ismi her ne ise, bu şey bizim varoluşumuz için gerekli. Beyin tehlikeyi hissettiğinde vücuda emreder ve kortizol hormonu kandaki glikoz seviyesini yükseltir, beynin bundan daha çok yararlanmasını ve kendini savunmasını ister. Savaş ya da kaç tepkisi oluşturur. Tehlike anında çok önemli sayılmayan sindirim, üreme gibi sistemleri bastırır. 

Bunu o an için yapar. Peki ya bu sona ermezse? Stresiniz yatışmazsa? O zaman başta söylediğimiz gibi, kalp ve deri olmak üzere birçok organınız zarar görecek. Kalp hastalıkları, deride oluşan yaralar, bağışıklık hastalıkları, kaygı bozuklukları...

Yani aslında bizim sorunumuz gereğinden fazla stres durumuna maruz kalıp, sonrasında bastırılmış sistemlerimizin sorunlarıyla boğuşmak.

Her şeyde olduğu gibi, hormonlarda bile, hepsi dozunda güzel...

Ben stresten korunmak için en iyi yöntemin, herkesten de duyduğunuz gibi, hobi edinmek olduğu kanaatindeyim. 
Hatta bence insanın birkaç taneden de fazla hobisi olmalı. Ne kadar çok hayata katılırsak o kadar az stres yaparız diye düşünüyorum. Tabii asıl sorumluluklarınızı fazla ertelemek sizi daha çok strese sokuyorsa ilk işiniz onları hafifletmek olmalı, sonra hobilerinizle ilgilenirsiniz.

Yapacak çok fazla şey var aslında hayatın bize yüklediği o stresi unutmak, hafifletmek, hayattan keyif almak için.
Bugün günlerden cumartesi. Hadi gelin beraber bugün nelerden keyif aldığımız hakkında düşünelim.
Bugün benim için cumartesi sabahı erkenden kalkıp çayımı demlemek, en sevdiğim sitcomu izlerken kahvaltı etmek, sonra da ayaklarımı uzatıp o sessizlikte dergi okumak çok keyifliydi. Şimdiyse en sevdiğim şeyi yapıyorum, yazıyorum. Yaz hayalperest yaz. Biraz da gerçekleri yaz. :)

Beni bekleyen kocaman 4 sınavım olmasına rağmen bunlardan keyif alabilmeliyim. Çünkü hayat sadece ciddi şeylerden oluşmamalı. Ya da şöyle diyim, bir boğa burcu buna katlanamazdı! 











3 Ocak 2019 Perşembe

Defterimden Kesitler #2018

Ocak 03, 2019 12
12/09/2018, Çarşamba

"Bazı geceler diğerlerinden daha zordur. 
Belki de benim gibi insanlar için her gece zordur.
Çok mutlu uyuyacakken de zordur mesela, biliyor musun? Korkmak ağır gelir ruhuna öyle zamanlarda çünkü. Bu devasa mutluluğun ne kadar kısa süreceğini düşünür durur bu insanlar. 

Kalbi mutluluktan "pırpır" eder insanın,
ama insan beyninin azizliğine uğrar, 
sanıyorum.

Zaten bize ne yapıyorsa düşüncelerimiz yapmıyor mu? 

Beynimizden fışkıran virüsler gibi, sarıyor mutluluğumuzu bu düşünceler. 

Ah, günlük; 
ben neşeli bir kızım. 
Tüm bu olanlara katlanamıyorum.

Belki de bu kadar neşeli olmasaydım, bu acılara daha kolay katlanabilirdim.

Ama 
yok!
beni güçlü yapan buymuş
buydu ya da
öyle diyorlar.

Biliyor musun günlük,
bazen hiç normal hissetmiyorum.

11 Eylül gecesi bir cümle işittim. Tüm dağınıklığımla gurur duyarak;
'Bırak ya. Bırak. Dağınık kalsın!' "



29 Aralık 2018 Cumartesi

Yeni bir yıl❤️

Aralık 29, 2018 27



Amaan, kalplerle başladığıma bakmayın öyle, hepimiz yeter artık 2018! modundayken 2019'dan kaçımız ümitliyiz??!

İşin esprisi bir yana, geçen senelere nazaran daha kararlıyım bu sene bir şeyleri değiştirmek konusunda. Ve sizlerle de paylaşmak istiyorum birçok yazar arkadaşım gibi.
Paylaşırken de pek tatlı fotoğraflarım var bu kez.

Gelgelelim, bu seneki hedeflere :)
Aslında çok hedef koymak beni ürküten bişey. İstek mi desek ya? Tamam tamam. Bu seneki isteklerim!


Öncelikle fotoğraf çekmeye aşık biri olarak, kendi çektiğim fotoğrafları paylaştığım instagram sayfamı devam ettirmek ve daha fazla fotoğraf çekip koymak istiyorum.
(Şuraya da fotoğraflarımın son halini iliştiriyorum)
Bu da linki: Fotoğraf Blogum ❤️
Tabii bir makinem olsaydı çok çok daha güzel olurdu, ama hayalim olan fotoğraf makinemi alabilmek için önce para biriktirmem gerekiyor.

Yani ikinci isteğim birikim yapmak. Bu sene büyük kapalı, açılmayan bir kumbara almıştım kendime, dolana kadar açmamaya karar vermiştim. Böylece daha kolay birikmişti. Yine bunu yapacağım sanırım, çünkü bir boğa burcu olarak kendimi güzel yemeklere ve güzel kitaplara para vermekten daha fazla alıkoyamayacağım :)

Baktım izlemek istediğim birçok film bekliyor, bu konuda da sayısal bir karar vermeye karar verdim(????)!

2019'da 40 film izleyeceğim! (Ünlem koyayım da çok kararlı olduğum belli olsun. Çok mu "karar" dedim ben ya?)

25 Mayıs 2017'den beri, yani 1 buçuk senede 40 yazı yayınlamışım blogda. 8 tanesi taslak halinde kalmış. Unutulmuş, vakit bulunamamış, ilham gelmemiş...
Ayda 2 ya da 3 yazı yayınlamışım ortalama. 2019'da ise ayda 4 yazı yayınlamak istiyorum. En en en severek yaptığım şeylerden biri bu hayatta, neden daha fazla vakit ayırmayayım ki?

2018'de bir kedi sahiplenmiştim. Çok kısa süre bizimle kaldı, daha ismini bile kararlaştıramamıştık ki babamın rahatsızlığından dolayı endişelenip evden çıkardık. 2019'da bir kediye daha anne olmak istiyorum.

Vee kamp! Öncelikle istediğim, sevdiğim insanlarla birlikte, karla kaplı bir dağda kamp yapmak. Ve daha birsürü kamp, sayısı yok❤️

Görmediğim 5 şehri görmek, gezmek. Turist gibi değil! Yaşayarak.

Ve müzik yapmak. Minik ukulelemle. 20 yaşımın en güzel hediyesiyle. 

Daha çok heyecan duymak. Her şeye. Yaptığım, baktığım, gördüğüm, duyduğum... Daha çok yaşamak.





















Bu da bu haftanın şarkısı olsun... Defalarca dinlemelik.
Ve 2019 da pek güzel olsun,
nice daha güzellerine. Ya da, daha heyecanlılarına!❤️