10 Ekim 2018 Çarşamba

"Sevgiye sabretmek"

Ekim 10, 2018 2


Bunu okuyorsanız, siz de yaşıyorsunuz ve her gün "öğreniyorsunuz". Bunu her an fark etmesek de öğreniyoruz. En iyi yaşayarak öğrenilir derler ya, sanırım bunu en güzel sabrı öğrenirken anlıyorsunuz. 

Acı verici oluyor süreç, evet; fakat beklemek zorunda bırakıyor hayat sizi. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz.

Eğer bir yazarsanız, tıkanan o paragrafın devam etmesi için tek bir cümleyi.
Kilo vermeye çalışıyorsanız tartıda bir türlü eksilmeyen o rakamları.
Bazen doğumhane kapısında, dünyaya gelmeye çalışan bir bebeği; bazense yoğun bakım kapısında, ölümle cebelleşen sevdiğinizi. 

Geceyse, sabahı..yeni günü... bazı sabahlar akşamın o sakinliğini... 

Yoruldum.

Ama en çok da insana sabretmek yorucu geliyor ruhumuza, zannımca. Sevdiğimiz o insana. Ailemize. Bazen en sevdiğimize sabretmek. 
Ama sanırım güzelliği de burda sevmenin. Zorluk olmadan güzelliklerin kıymeti olmuyor klişesi. Unutuluyor olması ya da. Evet unutuyoruz.

Sevgiye sabretmek. Severken sabretmek. Şu sıralar umduğum tek şey belki. 

20 yaşındaysanız; inatçı ve sabırsız biriyseniz bunu öğrenmek zaman alıyor-muş. Her yaşımda özet bir cümle vardır belki hayattan ne öğrendiğim konusunda ve 20 yaşımın cümlesi "Sabretmeyi öğrenmeye başladım". Basit ve net. Önümüzdeki 7 ay bunu unutturmazsa tabii.
Ayrıca 20 yaşındaysanız belirsizlikler 4, hatta 5, hatta 10 yerinizden çevrelemiştir sizi ve kendi içinizi keşfetmeye çalışırken dünyayla uğraşmak çok da kolay değildir.

20 yaşındaysanız boşvermek istersiniz ve her şey, sevgi dahil, o kadar boşvermeye gelmez ki güzel şeyleri kaybetmemek uğruna acı çekersiniz.

Siz değilsiniz bu belki,
belki benim sadece.

Ama yalnız değilim.
Peki bu azaltır mı acımı?







16 Eylül 2018 Pazar

"Ruhun anlaşılmak için çırpındığında"

Eylül 16, 2018 4

En büyük ihtiyacın;

anlaşılmak.

Ne zaman sinirin çığırından çıkar ve bağırmak istersin karşındakine; anlamadığında seni. Ruhunun fısıltısını duymadığında belki. Daha sonra ruhun onun duyması için bağırmaya başlar; bağırır, bağırır, sonra daha çok bağırır ve çığlıklar atmaya başlar. Bu çığlıklar seni o kadar rahatsız eder, o kadar sinirlendirir ki bağırmaya başlarsın. 
Aslında şunu dersin: "Duymuyor musun beni, ruhumun bir sancısı var ve sana anlatmaya çalışıyor."
Karşındaki o kadar çok anlamaktan uzaktır ki seni, o kadar kendiyle meşguldür ki. Duysa da, duymaz seni. 
Anlamayarak okuduğun bir kitap gibi. 
*Ve sen bir kitap değilsin!*
Seni eskidiğinde, yok olmaya yüz tuttuğunda, öldüğünde anlamaları bir anlam ifade etmez. Sen bir kitap değilsin ve seni yaşarken anlamaları gerekiyor. Ruhun anlatmak için çırpınıp dururken.

'Gerçek anlamda iletişim kurmaktan' çok uzaklaştık. Hepimiz uzaklaştık sanırım. Ben kitaplarıma sığınmaya başlarım böyle zamanlarda. Kendimden de çekinirim. Bağırmaktan. Nefret kusmaktan. Dinlememekten, anlamamaktan, kırmaktan. Dolayısıyla kırılmaktan.

Arkadaşların. Dön, bir bak. Kaç tanesi seni bir konuda yargılamadan önce seni iyice dinliyor? Peki gerçekten dinliyorlar mı? 

Peki ya sen, ya ben? Biz dinliyor muyuz? 

Etrafımız iletişim kurmaktan ziyade cevap vermiş olmak ve daha ihtişamlı cevaplar vererek egosunu tatmin etmek için cevap veren insanlarla dolu. Bunu ben yaptığımda ve fark ettiğimde kendime o kadar kızıyorum ki. 

İnsanları dinlemeyi sev. Ama anlamak için dinlemeyi sev.
Onların ruhunu anlamanın ilk adımıdır belki bu. En olmadı ikinci adımıdır; ilki de belki onun neyi, neleri, kimi dinlediğini gözlemlemektir. Yani düşüncem o ki sihirli adım, dinlemek.

Tartışırken de, hatta kavga ederken; dinleyebilmelisin mesela. "Tartışıyorsak amacım haklı çıkmak olmalı" dememelisin. Karşındakini en çok hangi davranışınla yaraladığını aslında bu anlarda keşfedebilirsin. Normal bir anda söyleyemezken o an söyleyebilir. Ve sen onu seviyorsan onu keşfetmelisin, değil mi? 

Sadece kendi yaralarını değil, onun da yaralarını görebilmelisin.
İyileştir ki, iyileş.

Olmuyor mu? Sadece çaban bile zaten sevdiğin insanın elinden tutacak.


***
Hintli bir bilge öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp "İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?" diye sormuş. Öğrencilerden biri "çünkü sükunetimizi kaybederiz" deyince, bilge "ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? Söylemek istediklerimizi alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken neden bağırırız?"  diye tekrar sormuş. 

Öğrencilerinden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış. "İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerinin sesini duyabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir."

"Peki iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirine daha da yakınlaşmıştır.Bir süre sonra konuşmalarına gerek bile kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir." 

"Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: "Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz."
***

Çok sevdiğiniz günlere.